Necip Fazıl Kısakürek-Eserlerinden Bölümler

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek

Necip Fazıl Kısakürek-Eserlerinden Bölümler

Mesaj tarafından silentscream Bir C.tesi 03 Mart 2007, 12:55 am

HİKAYELERİM'den;

BİR YALNIZLIK GECESİNİN VEHİMLERİ

"Büyükbabam gözümün önünde öldü. Yorganın altından fırlamış, yeşile çalan sarı renkte kupkuru bir ayak... Buruşuk bir yorgan... Arkasına yastıklar doldurulan hasta, yatağa yarı oturmuş vaziyette, baygın gözleriyle uzak, göz alabildiğine uzak bir âleme dalmış...
Tam bu vaziyette, enseye incecik bir iplikle bağlı gibi duran kafanın göğse düşüşü...
Ne o? Gayet ufak bir hâdise!... Bir baş göğüse düştü... Bu adam öldü mü? Bu adam yok mu artık?
Nasıl olur? Ömrü buna göre ne hâdiselerle dolu olan bu adamın bu kadar ufak bir hareketle içimizden büsbütün gittiğine, yok olduğuna nasıl inanırız?
Mümkün değil, çıldırırız, yine inanmayız. Halbuki çıldırmayız. O halde inanır mıyız? İnanmayız da... Hattâ öyle anlarımız olur ki, "bak bak, deriz; şimdi, şimdi kapı açılacak ve büyükbabam içeriye girecek sanıyorum!" İnanmayız da, onsuz yaşamaya nasıl razı oluruz? Razı da olmayız. Herşeye rağmen onsuz yaşamaya alışmamak elimizde değildir. Ah, alışmak!... Hislerimizin şimşeğini bir saniyenin ummânında bir katre kadar yaşatıp yutan dipsiz uçurum...

***


Bu şeylerin üstünden yıllar geçtikten sonra o kadar korktuğum bu evde, yapayalnız, bir gece geçirdim. Yapayalnız bir gece, o kadar korktuğum bu evde... Eski uğultulu âlem sanki bacalardan ve pencerelerden süzülüp gitmişti. Ölenlerle kalanların birbirinden farkı yoktu. Mademki biri yaşadığı halde yok olabiliyordu, öbürü de yok olduğu halde yaşayabilirdi.
O gece hayâlimde sağlarla ölülerin birindeki varlık, ötekindeki yokluk esasları öyle bir birleşmişti ki, ateşi kırk dereceyi geçen bir hastanın vehim dediğimiz ölçüsüz hassasiyetiyle, ölüleri dirilerden daha mükemmel ve tam bir fiilin şartları içinde yaşıyor farzettim.
Odamın kapısını, küçüklüğümden kalma tabiî bir sevkle sımsıkı kapamış ve eski bir konsol üzerinde duran altı mumlu iki şamdanın bütün mumlarını yakmıştım. Odanın bir köşesinde bir koltuğa gömülmüş, düşünüyordum. Derin bir suda yüzerken bir anda altında kaç kulaç su bulunduğunu düşünüp bütün kuvvet ve cesaretini kaybeden bir yüzücü gibi, o anda benden başka içinde kimse bulunmayan yirmi odalı evi düşünüyor ve korkup korkmadığımı kendime soramıyordum. Ta karşımdaki duvarda, kızkardeşimin ufak bir fotoğrafıyla, büyük babamın adam boyu, yağlı boya bir resmi vardı. İki ölünün resimleri...
Gözlerim resimlerden mâziye aktı. Kızkardeşim elinde hafifçe ısırılmış bir elmayla yanıma geldi ve bir ayağını arkaya, bir elini omuzuma atarak yalvarmaya başladı: - Kuzum ağabeyciğim, büyükbabamın sana verdiği bir lirayı ver de, sana bu elmayı vereyim. Biraz ısırdım amma ziyânı yok..

***


Büyükbabamın ölüsünü hamama koymuşlardı. İşte halamın oğluyla beraber ölüyü görmek için bahçeye çıktık ve hamamın yüksek penceresine bir merdiven dayayarak içeriye göz attık. Çocuk merakı... Büyükbabam, teneşirde upuzun yatıyordu. Göz açıp kapayıncaya kadar baktığım ölüden bana çarpan şey, yalnız sakalları; sapsarı derisinin üstünde tane tane yapıştırılmış gibi duran seyrek ve beyaz sakalı oldu. Ölü bir tenden fışkıran, kurumuş otlar gibi ölü ve kıvırcık teller... Yıllar önce ölmüş bir insanın toprak altında çürümüş eczasını birleştiren muhayyilem, onu diriltti de... Birden sezdim ki, oturduğum oda büyükbabamın sağlığında hiç çıkmadığı, işte tam şu karşıki kanepede Fuzulî Divanını okuduğu oda... Büyükbabam köşesinde, Fuzulî Divanını okuyor... Aman Allahım, o sakal, o sakal... Seyrek, beyaz, kıvırcık... Gözlerinde gözlüğü... Kitabın, kenarları yenmiş siyah kabında tırnaklarının çizgisine kadar tanıdığım uzun, ince, fildişi gibi solgun parmakları duruyor. Elbisesi, ayakkabıları, o, o, Büyükbabam... Bir anda tam ve katı bir hakikât elbisesine bürünmüş zehirli bir duygu, tıpkı çukuruna giren bir bilye gibi beynime oturdu ve kulağıma şöyle fısıldadı:
- Kim demiş sanki, ölüler yaşamıyor? Şu anda sen Büyükbabanı ta karşında görmüyor musun? Yaşasaydı nasıl görecektin? Yine böyle, değil mi? O zaman belki biraz daha açık, daha tabiî, varlığına daha inanmış olarak görecektin! Mâdemki şimdi onu müphem de, bulanık da olsa yine görebiliyorsun, bu görüşün biraz daha tekâmül ettiğini farzet! Biraz daha tekâmül, biraz daha tekâmül... Tekâmülün hududu var mıdır? Boyuna tekâmül... Ne oldu? Büyükbaban bütün varlığıyla karşında, değil mi? Karşındaki vücuda inanıyorsun! Şimdi kalk ayağa, yürü Büyükbabana doğru! Yaklaş, uzat parmağını! Gözlerin öyle ayân görüyor ki, parmağını uzattığın zaman bir cisme değeceğinden eminsin! Dur şimdi, sakın bu emniyet hissini kaybetme; bu hissin üzerinde dur! Tekâmül, biraz daha tekâmül... Tekâmülün hududu yoktur. İşte elin bir maddeye değdi. Büyükbabanın ellerini tuttun! Sesini duymaya gelince, onun sesi çoktan beri kulağında... Dinle, sana ismini söylüyor! Kulak ver, buldun mu o sesin âhengini? Hiç kaçırma! Bu duygunun üzerinde ısrar et! Tekâmül... Ve işte konuşmağa başladın. Onunla konuşuyorsun! Görüyor, dokunuyor ve işitiyorsun! Demek ki, Büyükbaban yaşıyor. Bu kadar açık gördüğün, ellerini avucunda tuttuğun ve sesini beyninde dinlediğin bir vücut var değilse, o halde hiçbir şey var değil.. Bana var olan bir şey göster! Meselâ şu masa... Ben diyorum ki, masa yoktur! Gözünle görüyorsun, değil mi? Gözünle gördüğün şeyin o olduğunu ne biliyorsun? Çünkü elinle de dokunuyor, vurduğun zaman sesini kulağınla da duyuyorsun! Beş duygunla birden onun varlığını kaydediyorsun. Halbuki tutmak ayrı, görmek ayrı... Tuttuğun şeyi nasıl görebilirsin? Duymak ayrı, tutmak ayrı... Duyduğun şeyi nasıl tutabilirsin?
Bütün bu anlayış vâsıtaları, birbirini kontrol etmek hakkına mâlik değil... Hepsi kendi cinslerinden bir vâsıtayla ayrı ayrı kontrole muhtaç... Beş duygumuzun müşterek ve tek bir duygu halinde, bir varlığın künhüne yalnızca varabilen bir altıncısı nerede?
Farzet ki, gözün kör, kulağın sağır, uzviyetin de, donmuş bir parmak gibi dokunduğu yerin temasını hissetmeyecek kadar uyuşuk... Şimdi senin için dünya boşluk gibi bir şeydir. Fezanın ta kendisidir. Yere basmıyorsun, çünkü ayakların duymuyor. Gözün görmüyor ve kulağın işitmiyor. Havada yürür gibi yürü! Önüne bir duvar geldi. Çarp!... Ne malûm çarptığın? Çarptığını duymayacaksın ki, duvar yoluna engel olabilsin. Sen kendini yürür farzettikten sonra yürümediğini sana kim ispat edecek? Yere düştün! Ne malûm? Sen kendini, yerde yattığın halde bile göğe doğru bir yol istikâmetinde yürüyor bildikten sonra... Hissediyor musun? Bak, bir kaç duygunun iptaliyle kâinat ne hale giriyor? Fizik varlıklar nasıl hacimsiz bir satha ve sonra satıhsız bir fezaya doğru gidiyor? Hani bunların hepsi vardı? Birkaç hissimiz iptâl edilir edilmez nereye gittiler? O hâlde yok, değil mi, hiçbir şey yok... İster öyle diyelim, ister herşey var diyelim. Herhalde herşey var diyelim. Gözümüzün görmeyeceği ve kulağımızın duymayacağı şekilsiz vücutlar ve vücutsuz şekiller var... Bilhassa ölüler ve mâzi var... Hassasiyetimiz bir kere tabiînin üstüne çıkınca bizim için yepyeni bir âlem başlayacaktır. Girelim o âleme! Orada kaçırılmış bütün ânlarımızı, mazimizi ve ölülerimizi bulacağız. Sağır bir odaya kapandığımız zaman dışarıda uğuldayan şehirden ne kadar eminsek, ölülerimize de o kadar inanalım! İçinden bir kere geçip, bir daha görmediğimiz bir sokakla, bir ölünün farkı ne? O sokağı görmediğimiz ve bir daha görmeyeceğimiz halde yerinde sanıyoruz da, ölülerimizi, belki göreceğimiz halde yok biliyoruz. Bir inanış farkı...
Ölüler yaşıyor, ânlar yaşıyor; bütün hisler, fikirler, heyecanlar fezada, aklın gidemeyeceği kadar uzak ve başka bir iklimde ve muallâkta, dumandan buz haline geçmiş billûr ve sivri kayalıklar şeklinde yaşıyor, herşey yaşıyor..."
avatar
silentscream
admin
admin

Erkek Mesaj Sayısı : 370
Yaş : 30
Kayıt tarihi : 25/02/07

Kullanıcı profilini gör

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Necip Fazıl Kısakürek-Eserlerinden Bölümler

Mesaj tarafından silentscream Bir C.tesi 03 Mart 2007, 12:57 am

CİNNET MUSTATİLİ'nden

DÖRT KÖŞE MEYDAN


Yarabbi; (11 Mayıs 1953 Pazartesi akşamı, Ankara Hapishanesi revirinde dişçi odası, saat 7.30) bu satırları karaladığım, şu anda, senden, bu dünya cehennemine bir kartpostala bakar gibi, yanmadan ve kavrulmadan, sadece ibret ve haşyet gözüyle baktıracak ruh kuvvetini istiyorum. Yarabbi, bu kuvveti bana ver; ve içinde yandığım alevleri, onlardan alınacak ders ve ahlâk mahfuz, içimde kartpostallaştır! Onu kendime ve bütün dünyaya, senin için, hikmetlerin adına, emniyet ve hâkimiyetle gösterebileyim...
Ah, bu dört köşe meydanın, çepçevre dört çizgi halindeki yollarında duyduklarım!.. Eğer Allah ile aramdaki sırların hududunu örselemek korkusu olmasaydı, birkaç kelimeyle sizi fena edebilirdim. Tek kelime dinleyemez hâle gelir ve etinizden kılçık çeker gibi, bu bahsi kafanızdan atmaya, çıkarmaya, itrah etmeye, kayyetmeye mecbur kalırdınız.
Var ne, yok ne, ayniyet ne, zıddiyet ne, tek ne, çift ne, adet ne?...
"- Hiçbir nefse takatından fazla yüklemem!"
Buyuran Hakka ne diyebilirdim?.. Çekiyordum, çekecektim. Halimden sadece (fizyolojik) bir iki tezahür kaydedeyim: Sinirlerim o hâle gelmişti ki, dört köşe meydanın pencerelerinden gözüme çarpan Malatya ışıklarını sarımtırak beyaz değil de, kırmızı, kan rengi kırmızı görüyordum. Süt beyaz kara baksam yine o renk... Ve dehşetler içinde görüyordum ki, yatağımda veya dışarıda ve daima herkesten gizliyordum ki, gözyaşları, artık gözümden, (firijider)den çıkmış gibi, buz gibi gelmektedir. Katiyen insanı kandırmıyan ve cümudî bir bünyeden sızdığı hissini veren bu soğuk, buzdan soğuk göz yaşlarını, 40 küsur yıllık hayatımda ilk defa olarak, Malatya'da görüyordum. Bir müddet sonra, Kâinatın Efendisine, Peygamberlerin Başbuğuna ait bir düstur olarak öğrendim ki, en makbul gözyaşı, ruhanî gözyaşı buymuş; gözden buz gibi gelen yaş... Fakat ben kendimi böyle bir hâle lâyık görmediğim için teselli hissemi çıkaramıyordum.
Bu hâlin, farkındasınız, ruhî arazlarını tam anlatamıyorum; onlar bende kalacak, belki tohumlaşıp, nice esere gövde verecek, fakat aslâ oldukları gibi gösterilmeyecek ve dudaklarımın ucunda kalmış olarak benimle mezara girecektir. Fakat sakın bunları, telâfisi derhal mümkün ve çoğu maddeye bağlı dünya sıkıntılarına ait şeylerden doğma sanmayın!
Elektrikleri kesilmiş evim, açlığa bırakılmış çocuklarım, matbuat isimli esatirî yalan ve tezvir makinesine duyduğum hınç, dâvamızı içeriden ve dışarıdan sürükledikleri çıkmaz, çamaşırlıktaki namaz takkelerine kadar didiklenen Müslümanların hâli, artık bana "Mektubunu aldım, fakat ürküyorum, cevap veremem" demekten bile korkan dostların vaziyeti... Bütün bunlar belki sıkıntılarımın başıydı, ilk kritikleriydi. Fakat yangın çıktıktan sonra bunlara yer kalmadı. Bunların hepsi birden ikinci plâna geçti. Sadece ilâhî hikmet, mücerred çile, yanmak için yanmak, Allah için yanmak... Bunlar kaldı. Bunlar ve ben... Bulunmazı bulmaya, düşünülemezi düşünmeye, muhali kurcalamaya mahkûm ben:
-Nokta ne, çizgi ne, satıh ne, cisim ne, renk ne, ışık ne, ruh ne?.."
avatar
silentscream
admin
admin

Erkek Mesaj Sayısı : 370
Yaş : 30
Kayıt tarihi : 25/02/07

Kullanıcı profilini gör

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

TİYATRO ESERLERİ

Mesaj tarafından silentscream Bir C.tesi 03 Mart 2007, 12:58 am

TOHUM'dan

(Yedinci Sahne)

"BİRİNCİ AĞA - Ferhad Bey! Biraz düşün! Akıl..
FERHAD BEY - (Bir hamlede ağanın sözünü keser.) Biz çoktanberi kaybettik aklımızı. Onu çoktanberi rüzgâra savurduk (Ayağının ucundaki iskemleyi çizmesinin ucuyla çeker, üstüne basar.) Bir avuç Maraş'lı memleketinizi yabancı teslim etmemeğe karar verdiğiniz zaman, yaptığınız hareket bundan daha mı akla yakındı? Hiç kendinizi düşmanınızla karşı karşıya koydunuz mu? Kaç kişisiniz, kaçınızın eli ayağı tutar, kaç kurşununuz ve kaç bıçağınız var? Karşınızdaki kimdir? Top, mitralyöz, tank nedir? (Sesi yükselir.) Siz hâlâ dedelerinizden kalma baltalarla kılıçları başucunuza asa durun! Sizin gibi insanların binini milyonunu fare öldürür gibi ilâçla, dumanla öldürüyorlar, farkında mısınız? (Sesi alçalır.) Onlara, biz Allaha inanmış insanlarız, ölüm korktuğumuz şey değildir, dediniz. İşte söyleyebiyleceğiniz biricik söz buydu.
BİRİNCİ AĞA - Evet amma, akıl dedikleri...
FERHAD BEY - (Gene keser.) Size bunları aklınız mı yaptırdı. Sizin akıl diye bellediğiniz şey parmak hesabı gibi birkaç sayıdan başka ne bilir? Gözüne gösterilen ayağına getirilen şeyleri ölçüp biçmekten başka neye yarar? Akıl ne kendi başına birşey görebilir, ne de kendi başına bir iş başarabilir. Onlar akıllariyle top yaptılar. Biz yapamadık. Şimdi, biz aklımızdan başka bir tarafımızla bir iş yapabilirsek yapacağız.
BİRİNCİ AĞA - Ferhad Bey ! Kurbanın olayım! Bunun için senin Maraş'a gidip kendini teslim etmen mi lâzım! Sen gidersen aramızdan, biz ne olacağız? Maraş ne olacak?
FERHAD BEY - Ben onların arasına girip Reisi alacağım ve buraya getireceğim. Ama geriye dönememişim. Orada kalmışım. Olur ya. Günde kaç Osman'la kaç Ferhad gidiyor içimizden. Soruyor muyuz hesaplarını? Onların ceseti kimin cesaretinden eksiktir. Onlar bu toprağa kimden az lüzumludur? Söyleyin! Üzerinize gelen gülleri kaburga kemiklerinin içinde yakalayıp yere yığılanların cesareti kimin cesaretinden eksiktir?
HANCI - Allahım! Kardeşini onlar çağırdı. O da gitti. Bu defa geleceğini haber vererek kendisi gidiyor. Dönecek mi dersin geriye?
FERHAD BEY - Biz burada muharebe ettmiyoruz. Muharebe dediğimiz, tüfeği olana karşı tüfekle, mızraklıya karşı mızrakla ve tırnakla döğüşene karşı tarnakla yapılan şeydir. Onun için her hayvan, kendi cinsindeki hayvanla en güzel boğuşur. Onlar üzerimize hortumla ateş sıkıyor. Bizim sırtımızda ömleğimiz bile yok. Ateş edildiği zaman sırtımızda bir patiskanın bile mukavemetini bulamıyor. Biz burada muharebe etmiyoruz. Bir sivri sinekle bir ejderhayı dvüştürmek gibi sihirbaz işine benzer bir tecrübe yapıyoruz. Ateşi kanla söndürmek, çeliği etle körletmek ve maddeyi ruhla durdurmak gayretindeyiz. Bırakın, içimizden kim ne dilerse yapsın! Bırakın ruh tecrübesini yapsın! Yaptığımız doğru mu, eğri mi bilmiyoruz. Hangi iş doğru, hangisi eğri bulmuyoruz. Bütün doğruların bir anda eğri bütün eğrilerin bir anda doğru çıktığını gösteren fevkalâde anlar yaşadık... Bu anların kitapta ve hesapta yeri yok. Bu anlar ruhundur. Bu anlarda hâdiseler. her kanun ve her hesabın üstünde, aklın uzanamıyacağı bir yerden idare edilir. Biz burada muharebe etmiyoruz. Biz, ruhun tarafı, sivrisineğin tarafı; madde aklının tarafına, ejderhanın tarafına son imtihanımızı veriyoruz. Bırakın, isteyen istediğini yapsın! Madem ki, akıldan imdat yok. Madem ki, akıl bir maşrapa su gibi alacağı kadar alıyor, yerin dibine geçsin o bir maşrapa su! Bırakın ruh tecrübesini yapsın!"
avatar
silentscream
admin
admin

Erkek Mesaj Sayısı : 370
Yaş : 30
Kayıt tarihi : 25/02/07

Kullanıcı profilini gör

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Necip Fazıl Kısakürek-Eserlerinden Bölümler

Mesaj tarafından silentscream Bir C.tesi 03 Mart 2007, 12:58 am

BİR ADAM YARATMAK'dan

(Dördüncü Sahne)

HUSREV - (Hiç kulak vermez) Osman!
OSMAN - Efendim!
HUSREV - Ben görünen şeylerdenim. Beni görüyorsun değil mi?
OSMAN - (Ağlar gibi) Evet efendim.
HUSREV - Ben neye benziyorum?
(Osman ıstırapla başını sağa çevirir. Cevap vermez.)
HUSREV - Söyle! Neye benziyorum?
OSMAN - Beyefendi! İhtiyar uşağınıza acıyın! Hiç böyle şey sorulur mu? Neye benzeyeceksiniz?
HUSREV - Beni bir şeye benzet! Herkes bir şeye benzer.
OSMAN - Allah benzetmesin efendim, babanıza benziyorsunuz.
HUSREV - (Eliyle şöminenin üstündeki tabloyu gösterir) Şu adama değil mi? Mademki benziyorum, Allah niçin benzetmesin?
OSMAN - (Çok muztarip) Allah benzetmesin!
HUSREV - (Yavaşça ayağa kalkar) Osman, merak etme! Ben babama benzemiyorum.
OSMAN - (Dehşete batmış, elini ağzına götürür.) Ya neye benziyorsunuz?
HUSREV - Ben bir deliye benziyorum.
OSMAN - Allah vermesin, Allah korusun!
HUSREV - (Yazı masasına döner. Parmağıyle havada garip bir daire çizer.) İnsan niçin deli olur Osman?
OSMAN - Ah efendim, bağışlayın suçumu! İnsan çok düşünmekten deli olur.
HUSREV - Osman, hiç bıçağın deştiği yerden kan akmaz olur mu? Benim de beynimden kan akıyor. Ben düşünmüyorum, beynim kaynıyor. Görüyorum, gözlerimi yumunca görüyorum. Beynimin etten yuvarlağı üstünde her düşünce bir damla siyah kan gibi yuvarlanıyor. Ben istemiyorum Osman! Fakat hiç bıçağın deştiği yerden kan akmaz olur mu?
OSMAN - Düşünmeyin beyefendi!
HUSREV - Herkesi düşündürmeğe çalış, düşündüremezsin. Beni düşündürmemeğe çalış, yine elinden bir şey gelmez! Ben başkalarının düşünmemeğe mahkûm olduğu kadar düşünmeğe mahkûmum. Osman! Pencereleri açmak istiyorum. Başımı soğuk havaya uzatmak ve köpekler gibi haykırarak halkı penceremin altına toplamak istiyorum. Düşünmek istemiyorum diye bağırmak, ulumak istiyorum. Osman, düşünmek istemiyorum! Düşünmek istemiyorum.
(Osman, gözlerini sildiği eliyle yüzünü kapamış. Artık tahammül edilmez hale gelmiştir. Husrev'in nazarı babasının resminde. Bir iki saniye resme bakar. Piyano çok uzaklarda tekrar başlar.)
HUSREV - Osman, çek elini yüzünden!
(Osman derhal elini yüzünden çeker.)
HUSREV - Dön geriye ve bak resmine babamın!
(Osman geriye dönüp resme bakar.)
HUSREV - Bu adamı tanıdın mı Osman?
OSMAN - Tanımaz mıyım efendim? Beni yalıya o aldı, bana ekmeğimi o verdi.
HUSREV - Hiç babamın elini tuttun mu Osman?
OSMAN - Elbette beyim. Kaç kere tuttum ve öptüm.
HUSREV - (Deli edasıyle) Sıcak mıydı elleri?
(Osman cevap vermez. Başı kesik bir baş gibi göğsüne düşer.)
HUSREV - Ne sorarsam cevap ver!
OSMAN - Tabiî sıcaktı efendim.
HUSREV - Şimdi o eller nerede? Şimdi onlar belki bileğinden kopmuş, buzdan soğuk, beş tane kemikten kalem!
(Müzik Husrev'in sesiyle mutabakat halinde. Cümle duraklarında müzik yalnız kalır ve daha iyi duyulur. Cümle başlangıçlarında Husrev'le birleşir. Husrev marazî tavırlarla resme doğru işaretler yaparak konuşuyor.)
HUSREV - Bu gözler, baktığı zaman gören, gördüğü şeyin hayâlini ayna gibi içine aksettiren bu gözler nerede? Onlar birer fincan renkli suydu. Toprağa döküldü. Buhar olup bulutlara karıştı. (Sesi birden coşar. Gitgide kendisini kaybediyor.)Nerede bu adam Osman? Gö zünü, yüzünü, ellerini, ayaklarını bırak bütün terkibiyle, terkibinin tek ve yegâne mânasiyle nerede bu adam? Eridi, dağıldı, kurudu, ufalandı, silindi değil mi? Ya erimek, dağılmak, kurumak, ufalanmak, silinmek de ne demek? Her şey erir, dağılır, kurur, ufalanır, silinir. Fakat bu adamın terkibinden çıkan, terkibinin mihrak noktasından fışkıran hayat alevleri, varlık şevk ve kudreti, var olmak haz ve emniyeti nasıl silinir? Bu haz ve emniyet iradesi nasıl olur da miskin eczamızı birbirine lehimlemez? Leşimizi ensesinden kavrayıp ayağa kaldırmaz? Yoksa asıl giden, silinen o mu? (Sükût, müzik.) Hayır! O silinmiyor. Belki değil, yüzde yüz silinmiyor. Çatlarım, yine inanamam. Silinemez. Fakat nereye gittiğine, nerede gezdiğine, nasıl olduğuna aklımız ermiyor. Osman! Aklımız yetmiyor. Onun için çıldırıyoruz. Şu resme bak! Bir takım nebatlardan çıkarılmış boyalarıyle, muşambası ve çerçevesi karşımızda. O bir şeyin kendisi değil, taklidi. O şeyin kendisi yok, taklidi var. Bu nasıl güneş ki kendisi yok, dalgalarda aksi var? (Sükût, müzik.) Yaşamıyoruz. Resimlerimiz, fotoğraflarımız kadar yaşamıyoruz. Mendilimiz, gömleğimiz, potinlerimiz kadar yaşamıyoruz. (Hızla dönüp masasını gösterir.) Bir sigara kâğıdını şu masaya koy, üstüne bir taş bırak, kapıları kapa ve git! Üçyüz sene sonra gel, yerinde bulursun. Belki sararmış, belki buruşmuş, fakat yine o. Bir sigara kâğıdı kadar yaşayamıyoruz. Kefenimizden evvel çürüyoruz. Duyuyorum! Kulak ver, sen de duyarsın! Toprak altında, milyarlarca kurdun, çıtır çıtır dut yapraklarını yiyen milyarlarca ipek böceği gibi, milyarlarca ölüyü yediğini duyuyorum. (Çılgın) Ölüler! Gözsüz kulaksız kurtların içtiği köpüklü şampanya damlaları! Tozun toprağın mezeleri! Korkunç bir saklambacın korkunç oyuncuları. Kurtarın beni ebedilikten! Öldüm sizi araya araya...Kurtarın beni düşünmekten!
(Husrev susar. Müzik fevkalâde sürükleyici ve düşündürücü. Husrev tam bir deli. Dizleri üstünde yere çömelir gibi yaylanmış, eliyle meçhul bir şeyi gösteriyor. Osman, efendisinin arkasında, başı göğsünde, sessiz ağlıyor. Husrev hep o. Müzik devam ediyor.)
HUSREV - Allahım, ben yok olamam! Her şey olurum yok olamam. Parça parça doğranabilirim. Nokta nokta lekelere dönebilirim. Tütün gibi kurutulabilir, ince ince kıyılır, bir çubuğa doldurulur, içilir, havaya savrulabilirim. Fakat yok olamam. Madem ki bu kadar korkuyorum, yok olamam. Eczahane camekânlarında, ispirto dolu bir kavanoz içinde, düşürülmüş bir çocuk ölüsü gibi, yumruk kadar bir et parçasına inebilir, bir şişeye hapsedilebilirim. Fakat şişenin camından yine dışarıyı seyreder, önümden geçenleri görür, kendimi bilir ve duyar, kendimi ve Allahımı düşünebilirim. Razı değilim Allahım! Yok olmaya, kalmamaya, gelmemiş olmaya, mevcut olmamaya razı değilim. (Sükût, müzik.) Bu dünyada bırakamıyacağım hiçbir şey yok. Ne deniz, ne ağaç, ne şehir, ne ev, ne kadın, ne de ben. (Eliyle göğsüne çarpar.) Bu kalıbım, bu zarfım, bu kafesimle ben. Onların hepsini bırakabilirim. Fakat şuurumu, bilmek, duymak, var olmak şuurumu bırakamam. Razıyım bir toz parçası olayım. İnsanlar üzerime basarak geçsin. Canım acısın, duyayım. Canımın acıdığını duyayım. Razıyım bir kertenkele olayım. Kızgın yaz günlerinde bir bahçe duvarına tırmanayım. Tırnaklarımı tuğlalara geçireyim. Yeşil ve ıslak sırtımı güneşe vereyim. Fakat güneşle sırtım arasındaki öpüşmeyi duyayım. Tuğlaların incecik zerrelerini sayayım. Kovuklardaki böceklerin, bir boru içinden bakar gibi bana baktıklarını göreyim ve düşüneyim. Razıyım bir nokta olayım. Fakat o noktaya bütün kâinat, bütün mevcudiyle dolsun. Ben yok olamam. Ağlarım, tepinirim, çatlarım, çıldırırım, ölürüm, fakat yok olamam. (Sükût, müzik.) Her şey benim olsun, vereyim, gökler, yıldızlar, gökteki samanyolu, ay, dünya vereyim. Fakat aklım bana kalsın! (Acı acı ulur) Aklım bana kalsın! Aklım!.. "
avatar
silentscream
admin
admin

Erkek Mesaj Sayısı : 370
Yaş : 30
Kayıt tarihi : 25/02/07

Kullanıcı profilini gör

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Necip Fazıl Kısakürek-Eserlerinden Bölümler

Mesaj tarafından silentscream Bir C.tesi 03 Mart 2007, 1:00 am

SAHTE KAHRAMANLAR'dan�

"Asırlardır, belki dört - beş asırdır, içine hapsedildiğimiz mânevî bir zindan var... Son dört - beş asrın hesabını, her ân bu mânevî zindan rejimi bir kat daha ağırlaşmış olarak, böyle bir hapis haline irca edebiliriz. Asırlardır zindandayız!.. Neyin, hangi halin zindanıdır bu?.. Bir türlü hakikate ulaşamamanın, olamamanın, dünyanın en şaşaalı oluşundan sonra, o oluşun aşkını kaybetmenin, birtakım hayâllere kapılmanın, yapamamanın, edememenin, erişememenin, üstelik erişmekten alıkonulmanın muazzam zindanı... Bu hali bir köylü bile anlar. Evet, üç - dört asırdır, en kuvvetli karakteriyle 150 senedir, en bâriz ifadesiyle de 50 yıldır, kısaca ve topluca, Tanzimattan bugüne kadar, bir mânevî zindan içindeyiz. Sanki gözlerimizi çıkarmışlar, yerine, uydurma bir dünyanın çizgileri nakışlı, takma gözler takmışlar... Biz yalnız onları görmeye memuruz; dışarıyı göremeyiz, bu zindanın zarını yırtamayız. Her gün bu zarın üstüne bir zar daha çekilir ve biz böyle gideriz!
Bu zindanı açmanın, bu zindanın kapısını aralamanın tek çaresi; bize onu hediye eden, bir külâh gibi giydiren, sahte kahramanları anlamaktır. Sahte kahramanı anlamak için de gerçek kahramanlar üzerinde bir fikir sahibi olmamız lâzım..."

***


"Gerçek kahramanlığı anlamak için insan ve cemiyete köklü bir anlayış, bir görüşle bakabilmek lâzım... Bu âlem, içinde yaşadığımız bu âlem, bizim tasavvuf görüşümüze eş olarak, birtakım zıtların ahengi içinde tek yolu tefrik edebilmenin imtihan çerçevesi... Bir çok zıtlar birbiriyle muharebe halinde; ışık karanlıkla, ulviyet süfliyetle, belâ saadetle, hastalık sıhhatle ve nihayet topyekûn yokluk, adem, varlıkla, vücutla... Göğü tarayan sayısız, yüzbinlerce projektör gibi insanoğlu yolunu arıyor fezada, yani mânevî âlemde... Hudutsuz arayış... Yolun tek olduğu hissi herkeste mevcut; o insanî bir bedahet; fakat hangisi?.. Bu ebedî arayıcılık içinde kahraman, bizi talib olduğumuz yola yaklaştırandır. Ondan verdiği haber nisbetinde kahraman..."

***


Şimdi; bu ölçülere göre kahraman, her sahada ve bütün hareket tecellilerinde üstün varlığa, üstün oluşa yol açan, kendisini ve cemiyetini aşan, insanı ve cemiyeti yoğuran ve nefslerini aşmaya davet eden, zamanı delen ve mekânı yırtan, hamle örneği üstün insan...
Bir şiirimde, üçer heceli iki mısra var:
"Gaye tek
Ölmemek"
avatar
silentscream
admin
admin

Erkek Mesaj Sayısı : 370
Yaş : 30
Kayıt tarihi : 25/02/07

Kullanıcı profilini gör

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Necip Fazıl Kısakürek-Eserlerinden Bölümler

Mesaj tarafından silentscream Bir C.tesi 03 Mart 2007, 1:00 am

HAZRETİ ALİ' den

"Hadîs meali:
"Sahabîlerim üzerinde bir fikir ortaya atılınca bilenler hakikati belirtsin! Belirtmeyenlere Allah ve melekleri lânet eder!"
İşte şimdi bu satırların yazarı da bu hükme girmiş oluyor.
Hiçbir zümre ve telakkinin hatırı için olmaksızın, yalnız hak adına ve "Sünnet ve Cemaat Ehli" ölçüsüyle bildirelim ki, Peygamber damadı, Nur Neslinin yürütücüsü ve mâna âleminin Hazret-i Ebu Bekr'den sonra ikinci sultanı Hazret-i Ali, sırada dördüncü olduğu gibi kıymet derecesinde de dördüncüdür; ve dört büyük sahabî arasında, akıl ve hikmet yönünden baştadır. Birincisinde rikkat ve rahmet, ikincisinde şiddet ve celâdet, üçüncüsünde hayâ ve edep, dördüncüsündeyse akıl ve hikmet.
Hazret-i Muaviye ile arasındaki nispete gelince, sahabîlik derecesinde ondan çok yüksek ve dâvasında mutlak surette haklı...
Fakat burada bir incelik var:
Mutlak surette haklı olan Hazret-i Ali'ye mukabil Hazret-i Muaviye haksız değil...
Tezat gibi görünen bu hükmün inceliğini ancak sır idrakine mâlik bir vicdan sahibi anlar. İçindeki su yarı yarıya dolu bir bardağa bakınca, iyimser, "yarı yarıya dolu", kötümser de "yarı yarıya boş" der. Aynı incelik...
Büyük harflerle yazıyoruz:
MALUM DAVADA HAZRET-İ ALİ MUTLAKA HAKLI, HAZRET-i MUAVİYE DE HAKSIZ DEĞİLDİR!!!...
Allah Resulünün sır kâtipliğini yapmış, İslâmı denizlere çıkarmış ve ölürken Kâinatın Efendisi'nin mübarek tırnaklarını dudaklarına koydurmuş olan Muaviye büyük sahabîlerdendir. Ali ile ihtilâfı da bir içtihat meselesinden ibaret... Nur Neslinin iki kol başısına edilen, gök kubbeyi devirici zulüm ise Muaviye'nin eseri değil...

***


Hadîs meali:
"- Ya Ali, seni seven, ancak mümindir, sevmeyense münafık..."
Hadîs meâli:
"- Ali'ye nazar etmek ibadettir."
Hadîs meâli:
"- Ali'ye muhabbet bana muhabbettir; bana muhabbetse Allaha sevgi... Ali'ye düşmanlık, bana, bana düşmanlık da Allaha adâvet..."
avatar
silentscream
admin
admin

Erkek Mesaj Sayısı : 370
Yaş : 30
Kayıt tarihi : 25/02/07

Kullanıcı profilini gör

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Necip Fazıl Kısakürek-Eserlerinden Bölümler

Mesaj tarafından silentscream Bir C.tesi 03 Mart 2007, 1:02 am

TANRI KULUNDAN DİNLEDİKLERİM' den



ALLAHIM, SENİ İSTİYORUZ!


Yıllardır insanlık, derin ve sinsi bir dert çekiyor. Bu dert, sinirleri bozuk bir mirasyedi oğlunun iç sıkıntısı. Mirasyedi çocuğu, gözünün bir işaretiyle yeryüzünün bütün çeyizlerini ayağına serdirebileceği halde hiçbirisiyle avunamıyor. Lâstik toplarını ısırıyor, renkli balonlarını iğneliyor, motorlu fillerini, pervaneli atlarını yerlerde süründürüyor ve bütün zenginliklere arkasını dönmüş, bir pencereden, bir türlü kendisine kadar gelemiyen güneşin toprak üstündeki altın lekelerini seyrediyor. Bu hastalık, masallardaki dünya güzeli şehzadelerin derdi gibi bir şey... Başında bin doktor ve üfürükçü, bin hokkabaz ve falcı çare arıyadursun; o, günden güne fenalaşmakta...

*


Denizaşırı bir memlekette bir takım kardeşleri, tuhaf bir ülke kurdu. Evleri itfaiye merdivenlerinden, gökleri arı kovanlarından, sokakları, üstünde binlerce bıçağın işlediği bileği taşlarından farksız... Orada, uzun boylu, cam gözlü, dört köşe omuzlu; az konuşan, konuştuğu zaman da kurbağa gibi sesler çıkaran bir insan örneği pey dahlandı. Suratı yoğurttan daha çizgisiz olan bu tipin ne zaman ağladığı, ne zaman güldüğü, ne zaman heyecanlandığı belli değil... Yalnız bir paspasın üstünde, yumruklarına deriden bohçalar sarmış iki çıplak insan boğuşurken; milyonluk kalabalıklar karşısında, bir takım kısa pantalonlu çocuklar meşinden bir yuvarlağı kovalarken; iki lâstik tekerlekli araba 80 derece meyille bir dönemeci kıvrılırken gırtlağından nâralar boşanıyor.
Ufak bir ameliyatla aşka ait her kahırdan kurtulmuş harem ağaları gibi, içinin bütün zehirlerini sinirleriyle beraber söktürmüş olan bir insan örneği, teselliyi cematlaşmakta aramanın korkunç misali...
İşte, bütün hârikası sadece kemiyet plânını alabildiğine köpürtmekten ibaret (Yeni Dünya) isimli diyarın macerası!..

*


Beri tarafta, şarka doğru bitmez ormanlar ve sonsuz (step)ler memleketinde başka kardeşleri, yıldızların bile duyduğu bir çığlık kopardılar: Komünizma!..
Yenicami merdivenlerinde asker terhislilerine leke sabunu satan işportacıların kolay belâgatiyle dünyayı, asırları, medeniyetleri, milletleri ve sınıfları markaladılar. Bütün derdi, fazladan bir demet soğan, bir şişe yağ ve iki saat istirahatten ibaret bir sınıfın istırabı, insandaki büyük ve mücerret idrâk ıstırabının yerini almak istedi. O gündenberi kâinatı dört köşe gören bir madde telâkkisi, hâdiselerin ebedî düğümünü arıyan ruh kavrayışına; sefil bir yokluk mantığı, mantığın üstündeki varlık murakabesine; Eskimolara bile vâdeden insaniyetçi dolandırıclık, millet aşkına; sokak afişçiliği, sâf ve hâlis san'ata; âdî vu zuh, ulvî muğdile düşman kesildi. Sonunda onlar da, ezelî ve ebedî kıymetlerin çoğuna, merkezinden mahrum olarak, sinsi sinsi dümen kırmakta aradılar muvazeneyi...

*

Gelelim, (Adriyatik) kıyılarından esmeğe başlayıp Baltık sahillerinde kasırgalaşan, sonra dünya büyüklüğünde bir balon gibi patlayıveren mahut tecrübeye: Faşizma ve Nazizma!...
Bu tecrübe, eşya ve hâdiselere tahakküm iktidarından düşen, öz terakkileri içinde boğulan (Greko - Lâtin) medeniyetinin kendi nefsine karşı bir aksülâmeli oldu. Bir aksülâmel; kendi kanunlarına, mukaddeslerine karşı bir isyan ve ihanet... Garp medeniyetinin son yemişi müsbet bilgiler, onu bir hançer gibi tutan elde, hiçbir başka hak ve mukaddes tanımaksızın, mutlak bir imtiyaz ve tahakküm edasiyle mirasa konmak istedi.
Ve meydanı, hiçbir insanî ideolocya gayreti olmıyan, sadece kâbuslarda bile görülmez bir iştiha ve ihtiras psikolocyasiyle şişmiş, ilim ve sistem sahibi bir canavarlık hamlesi kapladı. Netice malûm...

*


Ya demokrasyalar?.. Hastalığın başı onlarda!.. Bir zamanki sahte muvazeneleri ve sonra bu muvazeneyi allak bullak eden madde keşiflerinden sonra, rahimlerine bu iki (menfi)yi düşüren, bilmeden geliştiren, doğuran ve nihayet teker teker boğup kilise kapılarına bırakmaya mecbur olacak kadar bedbahtlaşan; şu ânda maddede muzaffer, fakat mânada büsbütün müflis onlardır!

*


Hiçbir misal ve tecrübe, insanlığı kandıramıyor. O, kifayetsizi ve dalâleti hemen seziyor. Menfiyi, çürüğü, günübirliği sezmek işten bile değil, fakat müsbeti, sağlamı, devamlıyı bulmak, dâvaların dâvası...
Niçin o kadar tapındığı müsbet ilimler ona tesellisini vermiyor. Ölülerin kalbini şişelerde zıplatan doktorları; suyun altına, havanın üstüne merdiven kuran mühendisleri; Londradaki fısıltıyı Tahranda dinleten kâşifleri var. Bütün bunlar içinin yıkıntısına niye ilâç değil?..
Ruhunun bütün nizamı çöktü. Bestekârın kulağına eski vecdin sesleri yerine sar'alı kadın çığlıkları ve Afrikalı vahşi tepinmeleri geliyor. Ressamın gözüne, eski âhenkli yüzler yerine, yedi başlı zebanîler ve kemik hastalıkları koğuşundan seçilmiş hilkat galatları görünüyor. Mimar, gökyüzüne bağırsak gibi şeyler çekiyor. Şairin şiiri, daha içini okumadan, uzaktan bakıldığı vakit, kocakarı ağzı gibi yıkık dökük... Üstünde oturduğumuz eşya, taş devri âletleriyle yontulmuş, işsizlik, ümitsizlik ve bedbinlik teneşirleri...
İnsanlık bunalıyor!!!
İşte bütün dâva; insanlık bunalıyor!!!
Belki de bunalmaktan kurtulmak için ayaklandırdığı kıyamete rağmen insanlık bunalıyor. Ve asıl bundan sonra bunalacak!...
Son yıllarda zamanın en ince çizgisine dokunan filozof ormanlarda dolaştı; ve (Bunalma felsefesi) başlığı altında korku ve sıkıntıyı bestelemeğe çalıştı. Şimdi de insanlığın beklediği yeni ve büyük (metafizik)ten bahsediyorlar!

*


Artık anlıyoruz; Allah dünyamızdan çekilmiştir!
Dünyanın ve her şeyin mutlak sahibi dünyadan çekilmedi; dünyanın kalbleri, kendilerini onun nurundan çekti. Allah dünyamızdan çekilmiştir.

*


Bize kim yol verecek? Kabuğunu emdiği şeyin ruhunu tüküren ham ve kaba softa mı? Adını bile anmayın!
Basit ve tabiatın üstünde, âlem içi âlem sezen yepyeni (fevkalâde) telâkkisi; sen neredesin? Kaz kümeslerine sığmayan üstün ruhun, istikbâle ve mâveraya iştiyakından ne haber?.. Kurbanlık koyunlar gibi boynu kesilmiş büyük saffet ve teslimiyet; bizi E f e n d i m i z e ancak sen kavuşturabilirsin!

*


Niçin yıllarca güneşe, ateşe, öküze ve ağaca taptık?.. Ne diye bu âdi maddelere ruhumuzun esrar gömleklerini giydirdik? Hep bu dört köşe şeklin dışındaki ruhu, hep bu yaşadığımız günün ilerisindeki ânı, hep bu gençliğin üstündeki durağı ifadelendirmek için...
Dünya ilk defa olarak Allahsızdır. Artık ne bir (harikulâde) telâkkisi, ne bir sonsuzluk duygusu, ne bir gizlilik idrâki, ne bir yarın iştiyakı!..
Hızını büyük imanlardan alan müsbet bilgilerimiz, lokomotifi bozulmuş vagonlar gibi ilk darbeyle yürüyor ve hep inişlerden faydalanıyor. Yokuş göründü! Vagonlardan çığlıklar geliyor: Nasıl tırmanacağız?..
Allah dünyamızdan çekildi. Bu çekiliş, bir insandan cesaretin çekilişi, bir çehreden sevginin uçuşu, bir bahçeden baharın gidişi gibi, kaba madde üzerinde takibi mümkün bir iş değil!...
Ve işte bunalıyoruz!!! Günün en ince çizgisi, bu... Rahatsızız; mahduda sığamıyor, hudutsuzu dolduramıyoruz.
Her sakatlık ve çarpıklık yalnız bu yüzden...
Bu hal, her vasfı ihmal edilen ruhun, göze görünmez bir plânda, kâinat kadar büyük şahsiyetini ihtar edişinden doğmakta...



Dünyanın ve her şeyin mutlak sahibini, has aynası olan gönüllerde, mutlak sahiplik tecellisine dâvet etmeyi bilecek miyiz, bilmeyecek miyiz? Bilmeyeceksek bilelim ki bir saniye ilerimizde, artık bir daha zerrelerimiz yanyana gelmemecesine müthiş, patlama ânı var!..

*


Allahım! Seni istiyoruz!..
avatar
silentscream
admin
admin

Erkek Mesaj Sayısı : 370
Yaş : 30
Kayıt tarihi : 25/02/07

Kullanıcı profilini gör

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Necip Fazıl Kısakürek-Eserlerinden Bölümler

Mesaj tarafından silentscream Bir C.tesi 03 Mart 2007, 1:04 am

MOSKOF' dan

ALTUN ORDU

"Altun Ordu" veya "Altun Orda", Türk'ün İslâmiyeti kabûlünden sonra teşkilâtlandırdığı, yolu ve gayesi belirli ideal ordularından biridir ve devletine de aynı ismi vermiştir.
1237 - 1238 Batı seferi neticesinde Batu Han, Aşağı İdil boyunda Altun Ordu devletini kurdu ve büyük hamlesi olarak, Ortodoks Rusyayı bir baştan öbür başa çiğnedi. Artık bütün Knezlikler onun hâkimiyeti altında birer tebaacık... Batu Han Knezlik sistemini değiştirmedi ve onları Altun Ordu'ya bağlı hizmetkârlar halinde tuttu. Başta Moskova Büyük Knezliği olmak üzere Ruslar 14. Asır sonlarına kadar Türk ve Moğol boyunduruğu altında kaldılar ve nihayet Timurlenk'in Altun Ordu'yu yıkması ve Moskova Knezliğini öbür parçaları ile birleştirici şekilde ihya etmesi üzerine istiklâl ve bütünlüklerine kavuştular. Aynı Asrın ortalarına doğru da din bakımından Bizans'ı bırakıp Ortodoksluğun merkezini Moskova'ya aldılar.


TİMURLENK

Timurlenk, koyu zalimliğine rağmen daima müslüman kalmış ve İslâm dâvasını gütmüş olan yüce imparator, en büyük tarihî suçunu, Yıldırım Bayezid'in şahsında genç Osmanlı devletini tökezletmekte değil, Moskof'a hayat sahası açmakta ve onun bir gün İslâmlığa nasıl musallat olacağını kestiremeden bütünleşmesini kolaylaştırmakta göstermiştir.
Timur'un, Osmanlı ülkesine olduğu gibi Altun Ordu'ya karşı da yıkıcı hareketi, sırf istirkap ve İslâm temsilciliğini nefsine hasretme duygusiyledir. Fakat Yıldırım Bayezid'e gösterdiği yumuşaklık ve anlaşma tavrı ve buna mukabil gördüğü sertlik ve hakaret edasına karşı bir dereceye kadar mazur olan Timur, Altun Ordu mevzuunda sultânî nefsinin hiçbir rakip kabûl etmemesinden başka bir dayanağa sahip değildir. Moskova Büyük Knezliğini Rus birliğinin merkezi haline getirmeye sebep olurken de, salîbe hizmet etmek şuuru yerine, rakip ellerden kurtardığı düşmüşe yardım gururu içindedir. Öyle bir düşmüş ki, o günkü şartlara göre, ne kadar kalkınsa yine ayağa kalkabilmesine ve salîp dâvasını hilâle karşı saldırıya geçirebilmesine imkân yoktur. Zira Timurlenk, şiddetli müslüman, fakat kılıcından başka hiçbir keskin idraki olmayan, kör nefsaniyetli öyle bir hükümdardır ki, yarının keşfine ait en küçük harfi bile heceleyebilmekten âciz ve yıktığının Müslüman, yaptığının ise Hristiyan olduğu muhasebesine bağlı bir sezişten mahrumdur. İlâhî takdir, Timur'a, Haçlı seferlerinden sonra, İslâm dâvasını Bizans ve Cenubî Rusya üzerinden Batıya yöneltme şuurunu vermemiş, onu Doğu Çemberi içinde hapsetmiş ve Hristiyanlık âlemini gözüne pek küçük göstererek, bütün emelini, tek başına efendisi olmak gayretini güttüğü Şark'a bağlamıştır.
Fatih Sultan Mehmed'in İstanbulu fethinden yarım asır kadar evvel, Çin seferine hazırlanırken ölen Timurlenk, Rus'a Rusya'yı açmakla, Peygamber methinin hedef tuttuğu ve Moskof'un din devşirdiği diyarı fetheden "Osmanlı" isimli yeni İslâm - Türk İmparatorluğuna ne büyük bir belâ musallat ettiğinden gafildir. Onun bu özürsüz gaflet suçu da bağışlanabilir soydan değildir. Hem büyük Müslüman, hem de bilmeden salîbe yardımcı... İlâhî takdir...


TEZİMİZ

Bizim birkaç kelime içinde hulâsalandırılabilecek ve bütün eserimiz boyunca ispatlandırılacak bir tezimiz var:
Bugünkü, bütün insanlığın başına belâ Rusya'nın meydana gelmesinde iki Müslüman ve asılları Türk başbuğ tanıyoruz. Bunlardan biri Moskofluğun temel atmasına vesile olmuş, öbürü de, Rusya'ya Büyük Rusya olmak şuuru gelir gelmez bu şuurun liderini eline geçirmişken bırakmak suretiyle son merhaledeki Rus oluşunu sağlamış ve böylece, dolayısiyle ve yine bilmeyerek tarihimizin en korkunç suçlamasına müstahak olmuştur.
Bunlardan biri 14. Asır sonlarında Timurlenk, öbürü de 18. Asır başlarında Prut ordusu serdarı Baltacı Mehmed Paşadır.
Ruslar, bugünkü oluşlarına kadar kendilerine vücut veren saiklerin iki ana remzi halinde, Moskova'nın göbeğine Timurlenk ile Baltacı Mehmed Paşanın heykellerini dikseler yerinde olur�
avatar
silentscream
admin
admin

Erkek Mesaj Sayısı : 370
Yaş : 30
Kayıt tarihi : 25/02/07

Kullanıcı profilini gör

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Necip Fazıl Kısakürek-Eserlerinden Bölümler

Mesaj tarafından silentscream Bir C.tesi 03 Mart 2007, 1:04 am

BATI TEFEKKÜRÜ VE İSLAM TASAVVUFU'ndan

"Felsefe, aklın, kendi hükümdarlığını göstermek için kurduğu müessise... Ve doğruyu bulmanın değil de yanlışı düzeltmenin müessisesi... Felsefede her mektep, öbürünün yanlışını gösterirken doğruyu söyler.
Felsefeyi de şu şekilde izah ettikten sonra Garp tefekkürüne geçip bilâhare tasavvufa döneceğiz. Felsefe, hakikati hiçbir çıkış noktası olmaksızın serbest arama yoludur. Kelime iştikakı (filos) ve (zofos)tan gelir. Yunanca... "Hikmet dostluğu" demek... Peşin hiçbir şeye inanmaz. Yahut peşin inanmak diye birşey yoktur sisteminde... "Hakikatı bulacağım, ona memurum" der ve başsız, sonsuz, arar. bir odada saklanmış bir eşya gibi... Kâinatta saklanmış şeyi, mücerredi aramanın müessisesi felsefe... Din ise odadaki gizli şeyi peşin bildirmenin yolu... O malûm şey yerinde dururken ayrıca aramaya nasıl müsaade olunur? En güzel izah olabilir, bu... (Paskal) varmıştır, bu ince hakikate... O, vâhid olan "şey"in mihrakı etrafında, ebedî meçhule doğru hudutsuz bir fikir cehdi... Aklın vazifesi budur. Bunun ismi hikmettir, felsefe değildir. Felsefe bulmanın değil, boyuna aramanın yolu...
Burada çekinmeden söyleyebilirim ki, bu dünyaya hiçbir insan gelmemiştir ki, "hakikate talibim" demesin. Komünist de bunu der, herkes de... Ve yine herkes bilir ki, hakikat tektir. Bunu bedahet halinde biliriz. Hakikat tektir. Hakikati bulan, onu nâmütenâhide arar mı? Onun için dinlerin felsefeye karşı bakışına dikkat etmek lâzım...Din, buluş; felsefe ise bulduğu herşeyde hatâlı veya hatâ etmesi mümkün bir arayış... Böyle olunca, elbette ki, "sabit"in değişene ve mihverini bulamıyana tahammülü olamaz.
Hiçbir kararsızlık kararın yerini tutamaz ve kuvvetini kazanamaz.
"Sabit" üzerinde donmamak ve her ân arayıcılıkta devam etmekse, ancak o "sabit"in bağlısı meçhuller âlemi üzerinde derinleşmekle olur. Dindar, mihverlik bir inanış etrafında fezayı dolaşırken, başıboş hakikat arayıcısı onu her defa kaybedici, neticesiz bir maceraya mahkûmdur.
Böylece hududu iyi çizmek şartiyle felsefeden istifadenin binbir şer'î ve makbul yolu vardır. Tasavvuf bazı hikmetleri bakımından felsefeye yakındır. İşte bir mihver etrafında meçhuller âlemini çevrelemenin mübarek mektebi... Fakat şeriatın hiçbir alâkası yoktur felsefeyle... Şeriatteki mânalara, evet, hikmet denir. Felsefenin sefaletini, felsefede en büyük eserlerini vermiş Avrupalı filozoflardan dinleyeceğiz birazdan... Şimdi bu hal üzere bırakalım felsefeyi... Ve şu kadarını söyleyelim:
Hududunu tanıyan, tükeniş sınırlarını gören akıl, dince en mübarek vasıta... Ve kendi kendisini yenmeye, çürüğe çıkartmaya memur köle âlet...
Bütün Garp, büyük bir felsefe zinciri halinde gelir. Ve bütün bu geliş, kendisini tatmin etmeyen ve daima yanlışlar içinde boğulan bir manzara çizer.
Biz felsefeyi işte böyle anlarız ve ancak meçhullerini nâmütenâhi bildiğimiz Mutlak Hakikat etrafında, tâbi bir müessise olarak lüzumlu görürüz. Hakikatı aramakta "buldum!" yobazlığına düşmemek ve "buldum!" denilen vâhidin, mutlak surette bulunduktan sonra da nice arayışlara muhtaç olduğunu göstermek için felsefî tefekküre de öz hududu içinde yer veririz."
avatar
silentscream
admin
admin

Erkek Mesaj Sayısı : 370
Yaş : 30
Kayıt tarihi : 25/02/07

Kullanıcı profilini gör

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Necip Fazıl Kısakürek-Eserlerinden Bölümler

Mesaj tarafından silentscream Bir C.tesi 03 Mart 2007, 1:05 am

HİTABELER'den

GENÇLİĞE HİTABE

Bir gençlik, bir gençlik, bir gençlik...
"Zaman bendedir ve mekân bana emanettir!" şuurunda bir gençlik...
Devlet ve milletinin büyük çapa ermiş yedi asırlık hayatında ilk ikibuçuk asrını aşk, vecd, fetih ve hakimiyetle süsleyici; üç asrını kaba softa ve ham yobaz elinde kenetleyici; son bir asrını Allahın, Kur'ân'ında "belhüm adal" dediği hayvandan aşağı taklitçilere kaptırıcı; en son yarım asrını da İşgâl ordularının bile yapamayacağı bir cinayetle, Türkü madde plânında kurtardıktan sonra ruh plânında helâk edici tam dört devre bulunduğunu gören... Bu devreleri, yükseltici aşk, çürütücü taklitçilik ve öldürücü küfür diye yaftalayan ve şimdi, evet şimdi... Beşinci devrenin kapısı önündedimdik bekleyen bir gençlik...
Gökleri çökertecek ve yeni kurbağa diliyle bütün "dikey"leri "yatay" hale getirecek bir nida kopararak "mukaddes emaneti ne yaptınız?" diye meydan yerine çıkacağı günü kollayan bir gençlik...
Dininin, dilinin, beyninin, ilminin, ırzının, evinin, kininin, öcünün dâvacısı bir gençlik...
Halka değil, Hakka inanan; meclisinin duvarında "Hakimiyet Hakkındır" düsturuna hasret çeken, gerçek adâleti bu inanışta bulan ve halis hürriyeti Hakka kölelikte bulan bir gençlik...
Emekçiye "Benim sana acıdığım ve yardımcı olduğum kadar sen kendine acıyamaz ve yardıcı olamzsın! Ama sen de, zulüm gördüğün iddiasıyla, kendi kendine hakkı ezmekte ve en zalim patronlardan daha zalim istismarcılara yakanı kaptırmakta başı boş bırakılamazsın!" ; Kapitaliste ise "Allah buyruğunu ve Resûl emrini kalbinin ve kasanın kapısına kazımadıkça serbest nefes bile alamazsın!" ihtarını edecek... Kökü ezelde ve dalı ebedde bir sistemin, aşkına, vecdine, diyalektiğine, estetiğine, irfanına, idrâkine sahip bir gençlik...
Bir buçuk asırdır yanıp kavrulan ve bunca keşfine ve oyuncağına rağmen buhranını yenemeyen ve kurtuluşunu arayan batı adamının bulamadığını, Türk'ün de yine bir buçuk asırdır işte bu hasta batı adamında bulduğunu sandığı şeyi, o mübarek oluş sırrını, her sistem ve mezheb, ortada ne kadar hastalık varsa tedavisinin ve ne kadar cennet hayâli varsa hakikatinin İslâmda olduğunu gösterecek ve bu tavırla yurduna, İslâm âlemine ve bütün insanlığa numunelik teşkil edecek bir gençlik...
"Kim var?" diye seslenilince, sağına ve soluna bakınmadan fert fert "ben varım!" cevabını verici, her ferdi "benim olmadığım yerde kimse yoktur!" duygusuna sahip bir dâva ahlâkını pırıldatıcı bir gençlik...
Can taşıma liyakatini, canların canı uğrunda can vermeyi cana minnet sayacak kadar gözü kara ve o nispette strateji ve taktik sahibi bir gençlik...
Büyük bir tasavvuf adamının benzetişiyle, zifirî karanlıkta, ak sütün içindeki ak kılı farkedecek kadar gözü keskin bir gençlik...
Bugün komik üniversitesi, hokkabaz profesörü, yalancı ders kitabı, çıkartma kâğıdı şehri, muzahrafat kanalı sokağı, fuhş albümü gazetesi, şaşkına dörmüş ailesi ailesi, ve daha nesi ve nesi, hâsılı, güya kendisini yetiştirecek bütün cemiyet müesseselerinden aldığı zehirli tesiri üzerinden silkip atabilecek, kendi öz talim ve terbiyesine, telkin ve temmişesine memur vasıtalara kadar nefsini koruyabilecek, tek başına onlara karşı durabilecekdestanlık bir meydan savaşı içinde ve çetinler çetini bu işin destanlık savaşını kazanabilecek bir gençlik...
Annesi, babası, ninesi ve dedesi de içinde olsa, gelmiş ve geçmiş bütün eski nesillerden hiçbirini beğenmeyen, onlara "siz güneşi ceketinizin astarı içinde kaybetmiş marka müslümanlarısınız! Gerçek müslüman olsaydınız bu hallerden hiçbiri başınıza gelmezdi!" diyecek ve gerçek müslümanlığın "ne idüğü"nü ve "nasıl"ını gösterecek bir gençlik...
Tek cümleyle, Allahın, kâinatı yüzü suyu hürmetine yarattığı Sevgilisinin alemleri manto gibi bürüyen eteğine tutunacak, O'ndan başka hiçbir tutamak, dayanak, sığınak, sarınak tanımayacak ve O'nun düşmanlarını ancak kubur farelerine denk muameleye lâyık görecek bir gençlik...
Bu gençliği karşımda görüyorum. Maya tutması için otuz küsur yıldır, devrimbaz kodomanların viski çektiği kamıştan borularla ciğerimden kalemime kan çekerek yırtındığım, kıvrandığım ve zindanlarda çürüdüğüm bu gençlik karşısında, uykusuz, susuz, ekmeksiz, başımı secdeye mıhlayıp bir ömür Allaha hamd etme makamındayım.
Genç adam! Bundan böyle senden beklediğim manevî babanın tabutunu musalla taşına, Anadolu kıtası büyüklüğündeki dâva taşını da gediğine koymandır!

Surda bir gedik açtık; mukaddes mi mukaddes!
Ey kahbe rüzgâr, artık ne yandan esersen es!...

Allahın selâmı üzerine olsun...
avatar
silentscream
admin
admin

Erkek Mesaj Sayısı : 370
Yaş : 30
Kayıt tarihi : 25/02/07

Kullanıcı profilini gör

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Necip Fazıl Kısakürek-Eserlerinden Bölümler

Mesaj tarafından silentscream Bir C.tesi 03 Mart 2007, 1:11 am

TÜRKİYENİN MANZARASI'ndan

ŞUCULAR VE BUCULAR

Bahsettiğimiz şucular ve bucular birer veliye dayandıkları zehabındadırlar. Olabilir; hattâ zehapları doğru da olabilir. Fakat İslâm dâvasının cemiyet meydanında muhtaç olduğu kavga erleri veliler değildir. Velîler, hususiyle yüksek derecelileri, kendilerine nispetle süflî denilebilecek böyle bir seviyeye düşmekten münezzehtirler. Bu seviye, olsa olsa, gerçek bir velîden feyz ve nur almış, dış dünyaya dönük, aksiyoncu yaratılışların çizgisi... Velîlik ayrı bir iç âlem ve derinliğine bir sonsuzluk ufku... İçte hiçbir velî ve dışta hiçbir aksiyoncunun, topuklarına bile uzanamayacağı nebiler ve resûller ise her bakımdan son merhale ve mutlak münezzeh.
Kaldı ki, mahut şucular ve bucular kadrosunda ne böyle bir aksiyon kahramanı var, ne de -laf aramızda- bağlı oldukları zatlarda böyle kahramanları yoğurabilme iktidarı... Bu kadrolarda her şey kuru bir nispet iddiasından ve hasapsız, dirayetsiz, taktiksiz şekilde fincancı katırlarını ürkütme patavatsızlığından ibaret kalıyor. Çoğu, ne geldiği ve ne gittiği yeri bilir birtakım cahillerden kurulu bağlılar halkası da yüzbinlere varmış sanılıyor ve plânlı şekilde muazzam bir dâvayı gerçekleştirmek için yürüyüşe geçmiş farzediliyor. Üstelik ve en acısı, İslâm dâva ve aksiyonu bunlara izafe ediliyor, bunlarda göründüğü gibi zannediliyor ve İslâma aykırı cephenin bütün din hıncı bu beceriksizler üzerinde bir nevi boks talimi yastığına benzer bir avantaj kazanıyor ve böylece İslâm dâvasını temsil gibi bir şeref ve ehliyet, bu, şerefli, fakat ehliyetsiz ellerde biliniyor.
Bir de, şuculuk ve buculuk hâs isimleri sahiplerinin gerçek velilikle en küçük alâkası bulunmayan, her biri iyi niyetli ve muhterem, dost ve düşman kutupları uzaktan ayırd etme kabiliyetinde, fakat dâvayı dünya ça pında mimarîleştirme irfan ve iktidarından mahrum ve sadece bağlılarınca şişirilmiş, büyütülmüş ve şiddetle mübalâğa edilmiş şahıslar olduğunu söylersek ne buyrulur?
Bunlar dâvayı ilerletmemiş, geriletmişlerdir.


BİZ VE SİZ

Bizimse velilik tavrının gölgesinin gölgesiyle alâka belirtici bir edâmız olmadığı şöyle dursun, mürid olabilmek liyâkatine ait bir imâ halimiz bile görülmemiştir. Bizim hal ifademiz şudur ki, Kâinatın Efendisinden başlayarak "Sıddîk-ı Ekber"den gelen "Altun Silsile"nin 33'üncü halkasına yüz sürmüş ve tasmamızı teslim etmiş olmak gibi dünyalar değerinde bir nailiyet ve iman ruhuna malikiyetten sonra sırf kendi âdi şahsımızla ortaya çıkmış ve o münezzeh zatı asla zimmet altına sokmaksızın, ondan aldığımız mücerret ruhu, 40 yıldır kendi müşahhas aynamızda billûrlaştırma yoluna girmiş bulunuyoruz.
Demek ki, biz, o büyüğü temsil dâvasında değiliz; onu böyle bir temsilden mücerret ve münezzeh görmekte ve ruhumuzu dayadığımız ana kaynak ve iç dünyamızın ufuk noktası halinde muhafaza etmekteyiz. Bu, bütün kıymetlerini ondan almış ve her türlü eksiklik ve değersizliğini nefsinde görmüş bir adamın sadece şahsiyle tecellisidir ve sabit bir kökten fışkırıcı bir dünya görüşünün eşya ve hâdiselere nakşı, tatbiki işidir.
Etrafımdaki gençlere her zaman demişimdir ki:
Bende "hal-iç kemal izleri" diye bir şey aramayınız! Bu mesele benim iç ve mahrem çilem ve dış dünya ile alâkasız bir tarafım... Bende sadece, ruhuma o büyükten düşen nur zerresiyle İslâm dâvasını (ideolojik) çapta ve eksiksiz bir (sentez) plânında bugünün ve yarının dünyalarına tatbiki ve Doğu-Batı arası mahsup sırlarını çözme ehliyetini arayınız ve "Büyük Doğu" mektebini bu ölçüye göre kıymetlendiriniz ve başka davranışlarla kıyaslayınız!
İşte böyle başlayan ve asırlardır İslâm âleminin muhtaç bulunup da hiçbir yerinde en küçük kıpırdanışına şahit olunamayan büyük hamle; küfrü kendi diyalektiği içinde yıkma ve İslâmı pazarlıksız ve muvazaasız olanca saffet ve asliyetiyle bina etme hamlesi, günümüzde, hedefi, yolu, usûlü ve esası bile güme getirici ve telif haklarını karartıcı bir karşıkılığa düşmüş ve işte bu hazin manzara, dâvayı zıt cepheye karşı değil de kendi öz cephesi içinde hizaya davet etme zarureti doğmuştur.

ZUHURLAR

Küfre karşı sâf iman ve mutlak itikat cephesini en ileri (diyalektik) ve en muhkem (ideolojik) temeller üzerinde kuran ve sadece dâvanın kurmayları mevkiinde uyanık gençliği, derin ve gerçek müminleri hedef tutan ve marka müslümanı aşağı tabaka halka söylenecek sözü olmayan Büyük Doğu...
Büyük Doğu'yu böyle anlamak lâzımdır.
avatar
silentscream
admin
admin

Erkek Mesaj Sayısı : 370
Yaş : 30
Kayıt tarihi : 25/02/07

Kullanıcı profilini gör

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Necip Fazıl Kısakürek-Eserlerinden Bölümler

Mesaj tarafından silentscream Bir C.tesi 03 Mart 2007, 1:12 am

ÇERÇEVE'lerden

PLAN

Mesela filan şehrin planı yapılacak. Bunun için ne lazım? Mütehassıs! Getirtiriz. Mütehassısın iyisini bulmak için ne lazım? İmtihan! Açarız. Planı satın almak için ne lazım? Para! Veririz. Planın tasdiki için ne lazım? Münakaşa! Yaparız.
Elimizde kaba resim kağıtları üzerine çizilmiş, Acem halıları gibi renk ve çizgi içinde, tasdikli bir plan� Bu planda medeniyet merkezlerinin bütün unsurları düşünülmüştür. Eski eserler, park, asfalt, hal, kanalizasyon, metropoliten�
Bir plan bir şehre, bir insanın imzasına benzediği kadar benzer. Dava, beldelerimizi malum medeni şehir esasları değil de, içinde yaşamak dilediğimiz şehir hakkındaki peşin fikrimiz etrafında imar etmekte� Şehircilik mekanizmamızda böyle bir perşin fikir bulunduğuna inanmıyorum. Bu mevzudaki fikrini mesela İstanbulda ve iş halinde ifade etmiş, biri yıkıcı, öbürü yapıcı iki mütehassısımız var :
1- Vaktiyle dilediği yerde kendisine arsa satınalan ve kimin malı diye sormadan kasıp kavuran yangın�
2 - Şimdi bu arsalarda ateşin yakmaya tenezzül etmiyeceği derecede çirkin ve dantelalı bir besleme donu kadar müstekreh apartımanlar çıkan zevksiz para sahibi�

(3 Mart 1939)

BU ADAM, BU ŞEHİR

Bu adam şehrin içinde oturmaz. Küçücük dalgalarla yıkık rıhtımların öpüştüğü uzak ve kenar bir semtte oturur.
Bu adam şehre ve cemiyete düşman değildir. En çok onları sever. Fakat onları kendi hayal, mefkûre ikliminde o türlü yükseltmiştir ki, şehir ve cemiyetin bu günkü müşahhas ifadesinden yine şehir ve cemiyetin müceerret manâsı adına irkilir.
Bu adam yine bayram adına bayramlardan, insan adına insanlardan ve söz adına sözlerden bucak bucak kaçıp kurtulacak yer arar.
Bu adam bir bayram sabahı yanına karısını aldı ve İstanbula geçti. Oradan da Beyoğluna çıktı.
Bu adam ve karısı, Galatasaraydan Taksime çıkıncaya kadar kadayıf gibi tel tel parçalanacaktı. Bir sinemanın önünden geçerken, misli rüyalarda görülemez bir manzaraya şahit oldu. Her ferdi anasının, babasının, karısının, çocuğunun hayatını kurtaracak iksiri 5 dakika zarfında içerden alamazsa sanki herşeyini kaybetme vaziyetinde bir insanlık, bir havana dolmuş, birbirinin ruhunu ve maddesini eziyordu. Dikkat!!! Haysiyet, bağırsak, kumaş, çığlık, nefes ve kemik birbirine karışmıştı.
Bu adam (deliye her gün bayram�) meselini pek iyi anlamasına rağmen bu kadar delinin başında bir muhafız aradı; meselâ bir inzibat selâhiyeti� Yoktu!
Vapur iskelesinde o kadar insan birikmiş; üst üste yanaşan vapurlardan, uzak ve kenar semtlerin bayram yerine gidenleriyle bayram yerinden dönenleri arasında öyle bir çatışma doğmuştu ki, bu adam, demir parmaklıklardan karısının denize fırlamaması için muharebe etmeğe mecbur kaldı, üstü başı yırtıldı. Ve tek bir inzibat selâhiyetine, tek bir şehir ve cemiyet mümessiline rastlamadı. Ve kâh (Şirketihayriye)ye, kâh polise, kâh halka kabahat bulan bazı münferit şikayetlerin çığlıkları arasında vapura doğru sürüklenirken şöyle düşündü:
- Bu şehir ve cemiyette artık her fert, yalnız kendi başını kurtarmak ve kendisini öbürüne karşı korumaktan başka hiçbir kaygı ve ölçü sahibi değil; ve serbestlik usulünün nihaî ve mefkûrevî haddiyle serbest!

(8 Ekim 1943)


BENİM GÜZEL İSTANBULUM

Erkeklerin gözünde merhamet, kadınlarının gözünde iffet, gençlerinin gözünde saffet, yaşlılarının gözünde şefkat kalmamış olan şehir... Ne de profesörünün gözünde hakikat, muharririnin gözünde samimiyet, tüccarının gözünde sadakat, polisinin gözünde cevvaliyet...
Benim güzel İstanbul'umda, sadece yemek, yutmak, içmek, şişmek, ısırmak, incitmek, aldatmak, atlatmak, çelmeye getirmek, tuzağa düşürmek sevdasında kaba nefs suratlarının çeşitli tuğraları...
Gel de meydanlarda, caddelerde, yol ağızlarında bir kenara çekilip dirseğini bir taşa ve başını eline daya; ve kimsenin farketmediği bu tuğraları hecelemeye çalış! Göreceksin ki, benim güzel İstanbul'um, ruhiyle olduğu kadar suratiyle de çirkin mi çirkin!...
Dolmuşlarda kimse kimsenin hacim sahibi olmasına tahammül edemez. Vapurlarda favorili delikanlılarla mini-etekli kızlar, kollarını birbirlerinin omuzlarına atmış, kadın-erkek kompleksini havada üstüste uçan sineklerin seviyesine indirmiştir. Bir şeyin halisini bulmak öylesine muhâl olmuştur ki, pres makinesinde ve gözünüzün önünde portakal sıkan tezgâhtar, önceden portakallara şırınga ettiği Terkos suyunun keyfiyle karşımızda sırıtmaktadır. Nizamsızlıkta nizama memur beyaz trafik eldiveni, çözülmesi imkansız bir düğümü boyuna sıka dursun...
Mektep, adliye, sinama, gece kulübü, ibâdethâne ve bilmem ne hâneden boşalan insanlar sırasıyle küskün, kırgın, bezgin, bitkin, ölgün ve ezgin...
Benim güzel İstanbul'umun dâvâsı, ne idarî, ne siyasî, ne içtimaî, ne iktisadî, ne beledî, ne bediî; sadece ruhî ve ahlâkî...

(31.3.1956)

3 CEVAP

Bir gazetenin sorduğu üç sualin cevaplarını, o gazeteden sonraya bırakmaksızın kendi gazeteme alıyorum:
1- "Yeni nesli nasıl buluyorsunuz?" tarzında bir sual, "Kurtların sardığı ceset üzerindeki hayata ne dersiniz?" gibi bir sorudan farksızdır. Bugün sanat ve edebiyat sahasında göze çarpan hayatiyetler, bütün halinde bir ölümün parça parça doğurduğu "huveyne-mikroskobik hayvan" hareketlerinden ibarettir. Türk cemiyeti, iman ve gaye boşluğundan uğradığı (psikasteni)den kurtuluncaya kadar topyekûn sanat ve edebiyatı, kolera çıkmış bir ev gibi, kapısı mühürlenmiş kabul edebiliriz. Bu hükümden sonra, yeni kuşaklarla, onların geçmiş nesillere kıyâsı, kendi kendisine meydana çıkar.
2- Uydurma dil, insanın, içinde yaşadığı kâinatı beğenmeyip onu yenisiyle değiştirmeye kalkması kadar mecnunca bir abestir. Kâinat aranır, taranır, tarh ve tanzim edilir, ruh tasfiyehanelerinde arılaştırılır, sadeleştirilir, lâkin yeniden icat edilemez. Kâinatta mevcut her unsur, dillerde de kelime halinde bulunduğuna göre, bu benzetmede yanlış yoktur. Nasıl kâinatı yıkmanın altından (kaos) çıkarsa, Moskova mer-ü kumandasında Türkçeyi yıkma teşebbüsünün arkasından da bugünkü yıkıntı çıkmıştır. Lâtin şairinin barbarlar hakkında dediği gibi:
Harabeleri de harap ettiler.
Türkün ruhuna musallat mâna barbarları, Allah ve Resulünün düşmanlarıdır.
3- Memleketimize gelen bitli ve pis sakallı turistler kadar bütün dünyayı saran bunalım gençliği, yeni keşiflere ve madde oyuncaklarına rağmen ruhunu bulamayan, eşya ve hâdiselere yeni bir tahakküm nizamı getirecek yeni imanını arayan insanoğlundan tersine bir işarettir. Bunlara ait bütün Batı yayınlarını okuyor, hallerini yakından takip ediyor ve tüylerim ürpererek hükmediyorum ki, her haliyle topyekûn inkâra giden bu gençlik, hakikatte tam bir iman ihtiyacının timsalini ve aynı yokluğun feci halini belirtiyor. 19'uncu Asrın ortasından beri gelen madde terakkileri ve onun doğurduğu madde hayatı yüzünden başını alıp giden ruh, şimdi her sahada yokluğunun neticesini göstermekte, intikamını almaktadır.


İSTANBUL EFENDİSİ

Bir gazete haber veriyor: Eski İstanbul Efendisi tipinden, Türkün 5 asırdır oturduğu İstanbul, nâm-ı diğer "İslâmbol", yahut "Der'aliyye" veya "Dersaadet" isimli beldede, kala kala, ancak yüzde on nispetinde bir kısım kalmış...
Ne hazin!
Eski İstanbul Beyefendi ve Hanımefendisi gerçekten çarpıcı bir keyfiyet sahibiydi ve bu keyfiyet, kendi medeniyetinden bıkkın (Piyer Loti)yi büyülemişti. Bugün bu keyfiyet, kemiyetten yana bunca eksildikten sonra, o güzelim renkleri, çizgileri, sesleri ve edâları, edepleri yeni nesillere anlatabilmek, eşyanın dördüncü buudundan bahsetmek gibi bir şey oluyor.
Bu mâna, birçok bakımdan tereddiye uğramış olsa bile 1918 mütâreke yıllarına kadar mevcuttu. Cumhuriyetin ilânından sonraysa, her gün, eski konakların kadife perdeleri gibi, sola sola nihayet tavan arasına kaldırıldı; ve yerine (naylon) örtüler yerleştirildi. Örtü mü, örtüsüzlük mü?
Derken İkinci Cihan Harbiyle beraber, İstanbul üzerine bir moğol istilâsı... Moğol ordugâhı halinde şehri kuşatan gecekondular, gecekondu tipleri ve onları tâkip eden, toprağına ve hüviyetine dargın köylüler... Bir de sermâyesini şehri rezil etmekte kullanan apartman inşaatçıları...
"Kâtibim" şarkısının, Tanbûrî Cemil Bey mızrabının, "Sivastopol" marşının ve "Telgrafın Telleri" türküsünün seslendirdiği, renklendirdiği ve biçimlendirdiği eski İstanbul, son haliyle Yahya Kemal'e de bir ciğer yarası olmuş ve ona, işte o İstanbul'dan bir eşya gibi, toprak altına sığınmaktan başka çare bırakmamıştı.
Yahya Kemal, zaman ve mekânını kaybetmiş sanatkârdan ne güzel bir örnektir; ve "zaman ve mekânını kaybeden bülbül nasıl yaşar?" hikmetine ne canlı misâldir!
Boğaziçinde denizüstü bir ahşap yalıdan, Erenköyünde eski bir paşa köşküne kadar sâbık İstanbul çizgilerini 10-15 katlı, deniz kumundan mâmul, yüzsüz apartmanlar kalabalığı içinde hüzün ve hicapla bekleşir görüyorum da, o mekânların eski sahiplerini işaretleyici mezar taşlarına âşina gözle bakıyorum.
Şair Nef'î "güneşle tartılsa yeridir!" dediği elmas İstanbulu şimdiki hâliyle görseydi, ona, "çingene mangalında tüten bir marsık!" demezdi de ne derdi?

(15 Haziran 1978)
avatar
silentscream
admin
admin

Erkek Mesaj Sayısı : 370
Yaş : 30
Kayıt tarihi : 25/02/07

Kullanıcı profilini gör

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Necip Fazıl Kısakürek-Eserlerinden Bölümler

Mesaj tarafından silentscream Bir C.tesi 03 Mart 2007, 1:13 am

İMAN VE İSLAM ATLASI'ndan

BİD'AT

� Keşke bu bahsin adını "kaba softa ve ham yobaz" koysaydık. Alçalma devrimizden başlayarak bugüne kadar İslâmın ruhlarda karartılması bakımından başımıza ne gelmiş ve küfre hangi güç kazandırılmışsa hep kaba softa ve ham yobaz yüzünden... Onun, yerini ve gayesini bilmeden elinde taşıdığı ve kötüyü devireceğine iyiyi harap etmekte kullandığı "bid'at" bombasından...

� Bir cerrahın (aseptik) ve (antiseptik) usûllerle tedavi sahasını mikroptan korumasındaki prensip titizliğine eş olarak konulan bid'atten kaçınma düsturu, aslında dinin muhafazası bakımından zâbıtaların en mübârek olanıdır. Ve mutlaka bilinmelidir ki, sadece dinin hususî dâiresine mahsustur.

� Bütün ibâdet ve muamele şekilleriyle tecezzi kabûl etmez bir yekpârelik belirten din, bu hususta hiçbir fire vermez ve en hurda cüz'ünü bile fedâ etmezken, bu mutlakiyet sınırı dışında, makbûl gördüğü her yeniliğe kucak açar.

� Dinde olmayanı getirmek ve yenilik icadına kalkışmak mânasına Bid'at, bir "mahfuz-saklı" etrafında o "mahfuz"a aykırı olmayan her yeniliği kabul etmekle kalmaz, hatta emreder. Ona İslâmı ziynetlendirme şerefini verir.

� "Bir günü bir güne eş geçen hüsrândadır" Hadîsi, esası muhafaza emriyle yenileşme borcu arasındaki, kıldan ince hudut çizgisini işâretler.

� Evet; sımsıkı bir "mahfuz" etrafında ebedî arayıcılık ve yenileşme cehdi... Donmamak, kabuklaşmamak, kışırda kalmamak gayreti... Ve zerre feda etmez "mahfuz"un maiyeti halinde, her ân iman tazelercesine eşya ve hâdiseleri yeni gözlükler altında zapt ve teshir etme memuriyeti... İslâmın ruhu budur.

� Bid'at ithamcılarının yanı başında, tam mânasiyle harâm bid'atler bonmarşesi işleten (reform)cular. Çorabın üstüne meshedilebileceği, göz dururken kamerî aybaşların hesapla tespit olunabileceği, filân gibi iddialar yasak bid'atın ta kendisiyken, bisiklete şeytan arabası, matbaaya gâvur icadı fetvasını kesmek, İslâm ruhunu kaybetmekten başka hiçbir şeye hizmet etmez. İslâmı bodruma kapatıp dondurur, havasız bırakır, hareketsiz kılar.

� Bid'at sadece, dine dışından katkı mânasına geldiğine göre, o kim oluyor ki, Allahın kâmil müessesesine katkıda bulunuyor ve yine o kim oluyor ki, dini güzelleştirme, güçlendirme ve eşya ve hâdiselere hâkim kılma mevzuunda onu felce uğratıyor.

� Kaba softa ve ham yobazın kafasında bir zamanlar "Nizam-ı Cedid" askerinin kaputuna bile küfür fetvası vermeye kadar giden bid'at anlayışı, nihâyet İslâm düşmanlarına insanları dinden soğutacak kadar kuvvet kazandırmış ve dâvanın sırrı birbuçuk asırdır, ne din, ne de küfür cephesince çözülebilmiştir.

� Hadîs meâli: "Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız; müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz!"

� Dini içinden bid'ate boğan (reform) taslaklariyle, dışından, bid'at tehdidi altında köstekleyen çifte yobazlar, İslâmı benimsemek yerine bozmak emrini almışcasına hâin bir davranış içindedirler.
avatar
silentscream
admin
admin

Erkek Mesaj Sayısı : 370
Yaş : 30
Kayıt tarihi : 25/02/07

Kullanıcı profilini gör

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Necip Fazıl Kısakürek-Eserlerinden Bölümler

Mesaj tarafından silentscream Bir C.tesi 03 Mart 2007, 1:14 am

MÜMİN KAFİR'den

LAİSİZMA

Mümin - Siz lâisizmanın ne demek olduğunu, ne ifade ettiğini, nasıl bir içtimaî ve siyasî vesileyle ortaya atıldığını, hangi dini veya dinleri şümulüne aldığını, hangi noktalara istinat ettiğini, tarih boyunca nasıl bir seyir takip ettiğini bilmiyorsunuz değil mi?
Kâfir - Bilmiyorum; ben onun yalnız dini dünyadan ayırmak olduğunu biliyorum ya, yetmez mi?
Mümin - Yağma yok!.. Size, o kadar ucuz tarafından hakikatleri çiğnetemeyiz! Hep bu açıkgözlüğe bağlanan demagocya sanatına artık paydos! Şöyle bir sigara yakınız da, size lâisizmayı, bütün incelik ve hususiyetleriyle anlatayım! Ha, şöyle!.. Dinleyin: Lâisizma tâbiri Fransız İnkılâbının bir icadıdır. Aslından inhiraf ettirilmiş ve zaten dünya ile alâkasız bir din olarak yerleşmiş bulunan Hıristiyanlık, gitgide kendi dâvasını kendi mümessilleriyle ayak altına alınca, Fransız İnkılâbı, sırf Hıristiyanlığı Hıristiyanlıktan ibaret bırakmak ve rahiplerin Hıristiyanlık dışı tasallutlarına engel olmak için lâisizma ölçüsünü meydana getirdi: "Din, yani Hıristiyanlık, kendi kendisinden ibaret kalacak ve zaten müdahale salâhiyetinden uzak bulunduğu dünyayı da kendi haline bırakacaktır!..." Ölçü şudur:
Hıristiyanlık ruhanî nüfuz ve murakabesinde istediği gibi devam edebilir; fakat bunu, kendi nefsine uygun olarak, cismanî sahaya teşmil etmemelidir.
Kâfir - Demek lâisizma budur, ha!..
Mümin - Evet, lâisizma yalnız budur. Fakat bizde bunu ne bilirler, ne de bildirmek isterler. Lâisizma, bizzat Hıristiyanlığa karşı tehdit edici bir engel değil, ruhanî nüfuzdan faydalanarak dünyayı idareye kalkan papazların nefslerine karşı bir mâniadır. Bizde ise bunu, doğrudan doğruya dini dünyadan ayırmak mânasına alıyorlar. Bu işde ne muazzam bir canbazlık yapılıyor. Din, bizzat dünya hükümlerine malik olunca onu ya topyekûn red ve nefyetmek, yahut kabûl etmek mümkündür; herhalde dünyadan ayırmak mümkün değildir. Dini hem kabul, hem de dünyadan ayrı mütalâa etmek, bütün mevcutları yaratan Allah'ı tasdik ettikten sonra, onun dünyaya karışmıyacağını iddia etmektir ki, bu da abeslerin ve muhallerin şâhı olur.
Kâfir - Yâni ne demek istiyorsunuz?
Mümin - Şunu demek istiyorum ki, hem dünya, hem de ukbânın hesabını veren bir dine, sırf Hıristiyanlığa mahsus hususî bir ölçü olan lâisizma tatbik edilemez. Edilecek olursa, o dini kaldırmak, fakat kaldırıldığını söylememek mânasına gelir. Lâisizma İslâmiyete tatbiki kabil olmıyan bir ölçü olduğu, hem gerçek lâikler, hem de kâfir ve müminlerce hakikattir. Onun içindir ki ben lâisizma üzerinde müsbet veya menfi hiçbir hüküm izhar etmeden, onun, bütün kâinatı ihata edici dinlere mahsus bir ölçü olmadığını belirtmekle iktifa ediyorum. Bu da, sizin gibi bir münkire; ve vasıtanızla, bu mefhum üzerinde demagocya canbazlıkları yapmak isteyen cehil istismarcısı açıkgözlere verilecek en şapa oturtucu cevaptır.
avatar
silentscream
admin
admin

Erkek Mesaj Sayısı : 370
Yaş : 30
Kayıt tarihi : 25/02/07

Kullanıcı profilini gör

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Necip Fazıl Kısakürek-Eserlerinden Bölümler

Mesaj tarafından silentscream Bir C.tesi 03 Mart 2007, 1:14 am

İDEOLOCYA ÖRGÜSÜ' nden

İSLAMI YENİLEMEK

� İslâm yenilenemez. Anlayışı yenilemek gerekir.
� Anlayış mı? Nurun aynadaki aksi...Aynayı yenilemek...
� Güneş yenilenemez. Göz yenilenir.
� İslâm, başı ve sonu olmayan ebedî yeninin ismi... Ona her an biraz daha nüfuz etmektir ki, yenilik...
� Bir günü bir gününe eş geçen aldanmıştır" hadisindeki sonsuz hikmettir ki, yeninin ve yeniliğin sırrını getirmiştir.
� Dava işte bu manada İslâm'ın yeni neslini yuğurmakta...
� İslâmın en yeni, değiştirilemez ve örnek nesli, Resul eliyle yuğurulan sahabîler...
� Sahabilerin ardından "Tâbiiler bu nesil çizgisini uzatmışsa da onlardan sonra dava ictimaî planda zaafa uğramış ve büyük ferdî zuhurların çevrelediği mahzun zümrelerden öteye geçilememiştir. Bu tecellide, muhafazası en zor iş olan aşkı kaybetmenin ve kaba akılla yapayalnız dış planda kalmanın neticesi olarak ilahî hikmet aşikar...
� Emevî ve Abbasi devrelerini takip ederek Türk'ün eline geçen İslamî devlet livası, 600 küsur yıllık gerçek devlet hayatının ancak 250 senesinde böyle bir nesle yataklık etmiş, ondan sonra 300 yıl korkunç bir aşk ve üstün anlayıştan yoksunluk çığrına girmiş, 100 küsur senedir de, aynı ham yobaz ve kaba softa idrakinin tersine dönük şekliyle bütün cehdini İslâm'a karşı çıkmakta bulmuştur.
� O gün bugündür ki, nesillere kahraman diye tanıtılanlar İslam'dan fikrî ve fiilî icracıları olmuştur.
� İslamı, zatından zerre feda etmeden olanca saffet ve asliyetiyle kucaklayabilecek ve nefslerinde yenileyecek nesillerin böylece köküne kibrit suyu dökülmeye başlanınca, din ihtiyacından büsbütün kurtulamayan muvazaacı mizaçlar her tarafta işi reformculuğa dökmüş, ve olduğu gibi bir İslâm yerine, oldurulmak istenildiği tarzda bir İslâm'akapı açmaya bakılmıştır.
� Reformcu İslâmı şu veya bu görüş ve mezhep lokomotifine bağlamak, onu zatına ve aslına göre değil, şahsi nefsine ve idrakine iliştirmeye kalkmak, böylece çürük gördüğü bir binayı kendince payandalamaya yeltenmek bakımından; İslâm'a cepheden zıt olanlardan daha tehlikelidir; ve İslam'ı kalb ve göz yenilenmesi yoluyla koruyacak olan nesil, cemiyet dairesi içinde kendisine üç düşman tanıyacaktır. Aşksız ham yobaz, duygusuz kâfir, nasibsiz reformcu...Yani ruhu kör nefsinde kabuklaştıran, büsbütün inkar eden ve bu ikisi arasında arabuluculuğuna kalkışan...
� İslâm, 500 yıl kılıcını elinde tutan Türkiye'de bozuldu ve her yerde altüst oldu. Bu, ancak Türkiye'de düzelirse her yerde sağlığa kavuşabileceğine ait ilahi bir ihtar...
· İslâmı yenileyecek olan nesil, bu ruh ve madde felaketleri Türkiye'sinde son ve som, hepçi ve bütüncü tepki halinde zuhur etmekle mükellef...
� Bunca zevalin ardından ancak kemal çığırı açılabilir...
� Dört büyük halifenin sırayla şiarları olan merhamet, celadet, edep ve akılda tam ikmalli ve teçhizatlı olarak, 15. İslâm Asrının eşiğinde, İslâmı yenilemek davasını çözümleyecek nesilden, ana rahmini tekmeleyici sesler duyuluyor. Aya gitmek hüner değil, bu sesleri güneşten duyulacak derecede fikirde ve aksiyonda yükseltmek marifet...
avatar
silentscream
admin
admin

Erkek Mesaj Sayısı : 370
Yaş : 30
Kayıt tarihi : 25/02/07

Kullanıcı profilini gör

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Necip Fazıl Kısakürek-Eserlerinden Bölümler

Mesaj tarafından silentscream Bir C.tesi 03 Mart 2007, 1:16 am

DOĞRU YOLUN SAPIK KOLLARI'ndan

İÇTİHAD

Bir konferansımda bana sordular:
- Devrimizde içtihâd kapısı kapalı mıdır, açık mıdır?
Şu cevabı verdim:
- " Devrimizde ve her devirde içtihâd kapısı ardına kadar açıktır. Nebi ve Resul gelmeyeceği mutlak...Fakat müçtehid gelmeyeceğine ait hiçbir hüküm mevcud değil. Şu kadar ki, imkân âleminde serbest bırakılan bu nokta o âlemin istediği şartlar bakımından imkansıza döndürülmüştür. Nebi ve Resul gelmesine muhal, yeni müçtehidler gelmesine de imkânsız demek doğru olur. Öyle bir "imkânsız" ki, mücerrette mümkün fakat müşahhasta kabil değil...
Cins atların atladığı, meselâ 2 metre yüksekliğinde bir engel düşünün. O atlar geldi, geçti ve gitti. Nesillerse Arap atı yerine atlı karınca derecesinde küçüldü. Atlamak serbest, ama kim atlayabilecek?... Hoş, atlasa da öbürlerinden farklı ne görecek ve ne getirebilecek?.. Demek ki, hem gerektirdiği şartlar ve hem de esasen getirilmesi gereken şeylerin tamamlanmış olması bakımından, apaçık içtihâd kapısı yeni bir geçişe sımsıkı kapalıdır. Bu devirde ve gelecek çığırlarda yeni zaman ve mekân tecellilerine karşı ancak şeriat bütününden zerre feda etmeyen büyük müttefekkirler gelebilir ve bunlar asır yeniliyicileri olmak gibi muazzam bir makama namzed olabilirler; fakat asla, müçtehid olamazlar. Düşününüz ki, bir asrın değil, on asırlık yekpâre bir zaman blokunun yenileyicisi İmam-ı Rabbâni Hazretleri, derecede belki bütün hak mezheb müçtehidlerinden üstün olduğu halde Hanefi mezhebindendi, bin yıllık yenileyiciliğini bu mezheb üzerine bina etmişti ve kabul ettiği temelle üzerine kurduğu bina arasında en küçük ihtilâf pürüzü yoktu."

***


TASAVVUF

"Hezeyan aklı" diye yaftalayabileceğimiz sapık kollar cereyanı karşısında, başta İmam-ı Gazali bulunmak üzere üstün Sünnet ve Cemaat ehli düşünürleri baraj kurar ve Doğru Yolu en ince çizgilerine kadar hendeseleştirirken, gerçek bâtın yolu da bu anafor dünyasında su yüzüne çıkmış ve müesseseleşmiş bulunuyordu.
Tasavvuf...
Zâhir plânını kazıdıktan ve sildikten sonra herşeyi lâfta bâtına bağlayıp onu da büsbütün kaybeden ve "İsmailiyye" ve "Sabbahiyye"ye kadar varan "Batıniyye"cilerin cinnet kıvrımları çerçevesi değil, zâhirle bâtını sımsıkı perçinleyici gerçek bâtın yolu...
Zâhir ve bâtında ve bütün zaman ve mekân boyunca insanoğluna en yüce oluş sermayesini getiren "Gaye İnsan ve Ufuk Peygamber"e bağlı ve onunla başlayan yol... İnsanoğlunu dinin zâhirine ve o zâhiri bâtınına da kapı açmakla mükellef bulunuyor ve biri kalabalıklara, öbürüyse yücelere mahsus yollardan bâtın geçidini yalnız iki mutemedine bağlamış bulunuyordu.
Hazret-i Ebubekr ve Hazret-i Ali...
Toprağın üstünde dereler, çağlayanlar, göller ve denizler halinde yayılı din, toprak altı cereyanını Allah Resulünün nâmütenahilik merkezi kalbinden bu iki kemal pınarına bağlamış ve öbür Sahabiler de bu bâtından hisselerini almış olarak Bâtın yolu resmî bir ifadeye dökülmeksizin Birinci Asrın ilk yarısı içinde, ferde ait gâî ve nihâî oluşun marifet sırrı mânasiyle devam etmiştir. Zaten gizliliğin ruhu olan tasavvuf bu çığır içindeki göze görünmezliğini aslî seciyesine borçludur."

***


İBN-İ TEYMİYYE

"İbn-i Teymiyye, aklı çıkmaz sokaklara sürücü ve güya mantık zırhı içinde yürütücü ve topyekün insan ve kâinatı kaybettirici nazariyelerinin, kendisinden 4 asır sonra devletleştiğine, beşbuçuk, altı asır sonra da batı materyalizmasına akraba bir mahiyet kazanmasına ve arınmasını bekleyen İslâmı temelinden çürütme istidadının doğmasına vesile olmasaydı ele alınmaya değmezdi. Fakat belirttiğimiz hususiyetleri bakımından, İslâmî arınma dâvasının en büyük düşmanları arasında yer alıyor ve kozasında ölen bir böcek gibi eserlerinin ölü muhafazası içinde bırakılmaya gelmez bir mahiyet arzediyor.
Bugünkü Vehhâbiliğin, başı boş içtihad davranışlarının, her türlü reformcuların, her türlü ruh ve mâna zedeleyicilerinin, doğrudan doğruya, yahut dolayısiyle babası İbn-i Teymiyyedir ve onu "İslâm materyalisti" diye yaftalamak yerinde bir teşhistir. Zira onun sistemi Allah ve Resulüne inanmanın değil, inanmamanın ve ancak böyle olursa tersinden mantıkî bir tertibe girmesi kaabil bir görüş belirtmektedir ve güneşi kabul edip ışığını kabul etmemek gibi bir akıl hezeyanı içine düştüğü tezat kuyusunu sadece her şeyi inkâr etmek suretiyle kapatabilir ve tezadsız bir küfür olarak kalır. Oysa, en büyük tezad içinde küfür... Allaha, yani gâibe inanan, böylece gâibler ve sırlar âlemine bel bağlayan bir anlayış nasıl olur da ruhu, ruhaniyeti reddeder, Kur'ân'dan başlayarak her şeyi beş hasse plânına bağlar ve yaratıcıya insanî vasıflar verir?.."

***


REFORMCULARIN ÖZÜ

Reformcu, dini, her türlü insan hamlesinin manivelası kabul etmek zorunda kaldıktan sonra ancak bu manivelayla kaldırılabilir yükleri sırtlayabilmeleri için insanlara daha hafif şartlar arayan ve dinin değişmez formüller tablosu Şeriati keyfine göre uydurmaya kalkan, yani dini içtimaî fayda plânında ele alıp Allah'a mutlak kulluk mânasında bozan gizli bir kâfirden başkası değildir. Sağdaki, ölçülerin kabuğunda kalan ham yobaz ve kaba softaya karşılık, solda, hikmetlerin kabuğunu delemeyen ve sır idrakine eremeyen reformcu...
Bizde birçok mefhumlar kelime mânasında bile kestirilemediği gibi (reform) tabiri de bilinmez. (Reform) kelimesi (röfer) mefhumuna eş olarak "tekrar şekillendirme" demektir. Tekrar şekillendirme ise, o biçimini kaybettiği sanılan uzviyeti, dışarıdan, takma kollar ve ayaklar misali, canlandırmaya yeltenmektir ki, bu da onun gerçek doktorunu bekleyen hakikatine kıymak olur.
Kelime mânası her ne olursa olsun, bizi taahhüt altına almaz. Kelimede değil, gerçekte yer alarak tespit edebiliriz ki, reformcu işte yukarıda çerçevelediğimiz mânanın adamıdır ve gayesi dinin hakikatini meydana çıkarmak değil, onu kendi hakikat vehmine feda etmektir. Mücerret "ulvî" yi, kendi müşahhas "süflî" lerine kurban edenler; yani reformcular...
Dinin ulvî ve mücerret hakikatini meydana çıkarmak için savaşanlarsa, onun üstündeki asırların biriktirdiği kir, ve pasların temizleyicileri mânasına hakiki reformculardır ve sıfatları "yenileyici"dir. Uydurucu değil, yenileyici... Kıl kadar farkla biri küfür uçurumunun dibini, öbürü iman şâhikasının zirvesini ihtar eden iki kutup...
avatar
silentscream
admin
admin

Erkek Mesaj Sayısı : 370
Yaş : 30
Kayıt tarihi : 25/02/07

Kullanıcı profilini gör

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Necip Fazıl Kısakürek-Eserlerinden Bölümler

Mesaj tarafından silentscream Bir C.tesi 03 Mart 2007, 1:18 am

SON DEVRİN DİN MAZLUMLARI'ndan

31 MART

Hâdise dokunduğumuz gibi, aslında şeni bir istismara vesile edilmek üzere ve hakikati ters-yüz etme yoliyle, suçlu göstermek istedikleri din dâvasına vurulan ilk darbedir; ve her noktasiyle sahtekârca tertiplenmiş bir İttihad ve Terakki oyunudur.
Şöyle ki:
1 - Hâdiseyle, gerçek din temsilcilerinin hiçbir alâkası yoktur.
2 - "Şeriat isteriz!" diye gûya ayaklanan yığınlar, şeriatın ruh ve gayesi üzerinde en küçük bir bilgi ve anlayış sahibi değildir.
3 - Gaye yahudiler, dönmeler ve masonlarca, din inceliklerine en uzak insanları kışkırtarak, taşıdıkları veya taşımak iddiasında bulundukları mukaddes şeriat kaynağını toy ve mukallit komitecilere çiğnetmektir.
4 - Ve nihayet, tertibi Ulu Hakan İkinci Abdülhamid Hân'a bağlayarak, tacında Tevhid Kelimesi pırıldayan büyük hükümdarı topyekûn tasfiye etmek...
5 - Abdülhamîd başlangıçta kendisini hayret ve dehşete boğacak kadar (sürpriz) tesiriyle karşıladığı ve teskini için elinden geleni yaptığı hâdiseyi tam gelişme ânından istismar etmek ve başsız askerleri bir ânda teşkilâtlandırıp Hassa birlikleriyle desteklemek ve başlarına geçmek imkânı apaçık ortada dururken bunu yapmamış ve tevekküllerin en mâsumu içinde sonuna kadar hareketsiz kalmıştır. Hâdise onun eseri olsaydı "armut piş, ağzıma düş!" hâline gelen eser, meyvesini vermez miydi?
6 - Âlemde, 31 Mart Vak'ası kadar, (mizansen)lerin en budalası hâlinde tertip edilmişken, ithamların en gülüncü şeklinde Abdülhamid'e mal edilmek istenmiş ve yeni nesillere yutturulmuş abes şaheseri bir misal gösterilemez.
Tarihçi İsmail Hâmi Danişmend, Sadrâzam Tevfik Paşa'nın ilmî ve hususî vesikalarından meydana getirdiği "31 Mart Vak'ası" adlı eserinde Abdülhamîd'e ait masumiyeti izah ve 9 madde içinde ispat ederken, bizim şahsen malik bulunduğumuz en büyük vesikadan mahrumdur.. Bu vesika, (pozitif) hendese ispatları gibi 31 Mart komedyasının Abdülhamîd tarafından yapılmadığını değil de, kimlerce ve ne türlü körüklendiğini, itirafa dayalı tam bir huccet hâlinde gösterir.
Yahudi, dönme ve mason telkinleriyle hâdiseyi tertipleyen İttihatçılar, bu mevzuda başlıca iki kişiyi kullanmışlardır: Malûm ve meşhur beden terbiyecisi Selim Sırrı ile filozof Rıza Tevfik...
Bakın nasıl? Birinci hapsim 1947 yılında Büyük Doğu'da neşrettiğim, Rıza Tevfik'in "Abdülhamîd'in Ruhaniyetinden İstimdat" isimli şiiri yüzündendir. Ondan sonra Fransızca bir ansiklopedinin hakkımda kaydettiği gibi "Üniversitelerimi geçen zindan hayatıma" başlangıç teşkil ve 20 küsûr gün devam edici bu ilk hapse, bu şiiri yayınladığım için "Türk milletine hakaret" isnadiyle atılmıştım.
Önce, itham yerlerini noktalayarak şiiri bir kısmiyle göz önüne serelim:

Nerdesin şevketli Abdülhamîd Hân?
Feryadım varır mı bârigâhına?
Ölüm uykusundan bir lâhza uyan!
........................ bak günahına!

Tarihler adını andığı zaman,
Sana hak verecek ey koca sultan!
Bizdik utanmadan iftira atan
Asrın en siyasî Padişahına!

Divâne sen değil, meğer bizmişiz,
Bir çürük ipliğe hülya dizmişiz.
Sade deli değil, edepsizmişiz,
Tükürdük atalar kıblegâhına!

Milliyet dâvası fıska büründü,
Rida-yı diyanet yerde süründü.
Türkün ruhu zorla âsi göründü,
Hem Peygamberine, hem Allahına.

Sonra cinsi buruk, ahlâki fena,
Bir sürü türedi, girdi meydana
Nerden çıktı bunca veled-i zina?
Yuh olsun onların ham ervâhına!

İşte, ilk zamanlarda, İttihat ve Terakki'nin dolaplarına kapılıp ona var gücüyle yardım eden, sonra her şeyi gören ve anlayan ve zıt istikamete dönen Rıza Tevfik, bu şiiriyle, ihtiyarlığında çektiği vicdan azabını dile getirmek ulviyetini göstermiş ve Abdülhamîd'in büyüklüğü mevzuunda dâvamıza en büyük vesikayı hazırlamış bulunuyordu.
Hayal ve kâbus âleminde bile Türk milletine hakaretle en küçük alâkası düşünülemeyecek olan bu şiirin hangi gayeyle yazıldığını tahkik etmek için Avukatım Abdurrahman Şeref Lâç, mahkeme kararıyle, o sırada hastahânede bulunan Rıza Tevfik'i hâkim refakatinde suale çekmeye gitmiş ve büyük bir heyecan içinde yatağından doğrulan hasta adamdan resmen şu ifadeyi almıştı:
" - Ben bu şiiri, Türk milletine hakaret kasdiyle değil, tamamiyle aksi olarak, Türk milletini ölüme götüren bir zümreyi teşhir ve Abdülhamîd Hân'a edilen iftiraları tesbit gayesiyle yazdım. 31 Mart vak'asını tertiplediği isnadı altında tahtından al aşağı edilen büyük Hükümdar, bu isnatla, sade iftiraların değil, tertiplerin de en hainine hedef tutulmuştur. 31 Mart'ı tertipleyen ittihatçılar ve bu işe memur edilenler arasında bizzat ben varım! 31 Mart'ı kışkırtma ve körükleme işini Selim Sırrı (Tarçan) ile Rıza Tevfik idare etti. Hasta yatağımdan söylediğim bu sözlere tarih kulağını kabartsın!"
Bir aralık mebus ve gazeteci, Avukat Abdurrahman Şeref Lâç ile refakatindeki hâkim ve mahkeme kâtibi sağ olduklarına göre, hâdisenin içyüzünü, en çarpıcı vesika hâlinde takdim ederim.
avatar
silentscream
admin
admin

Erkek Mesaj Sayısı : 370
Yaş : 30
Kayıt tarihi : 25/02/07

Kullanıcı profilini gör

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Necip Fazıl Kısakürek-Eserlerinden Bölümler

Mesaj tarafından esdicien Bir C.tesi 03 Mart 2007, 9:57 pm

kankam ellerine sağlık...

_________________
~~~urfalıyam ezelden, göönüm geçmez dizelden~~~
avatar
esdicien
efsane
efsane

Erkek Mesaj Sayısı : 456
Yaş : 31
Kayıt tarihi : 21/02/07

Kullanıcı profilini gör http://www.ortysh.ideaboard.net

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: Necip Fazıl Kısakürek-Eserlerinden Bölümler

Mesaj tarafından Sponsored content


Sponsored content


Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön

- Similar topics

 
Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz